Kahve üzerine doğaçlamalar.

Sabah Antalya Kahve Dünyası‘ndan aldığım kahveyi içerken aslında Antalya’yı ne kadar özlediğimi farkettim.

O sıcağı, deniz manzarası…

Ne vaktim, ne zamanım, ne de enerjim varken Minicity‘ye girip “Amaan hemen biter nasıl olsa” diyip 1 saatte zar zor bitirebildiğim minyatür gezimi,

Önünde fotoğraf çektirdiğim sinema temalı heykelcikleri…

Şaka yaptım. Aslında Antalya adına özlediğim tek şey Migros Alışveriş Merkezi’ndeki Arby’s ve Kahve Dünyası. Aynı deniz Mersin’de de var sonuçta, aynı sıcak. Hatta az önce söylediklerim dışında her şey aynıydı.

Antalya’yı zerre özlemememin bir nedeni de, oraya turistlerin akın etmediği bir zamanda gelmiş olmamdı. Yani giderken Rus kızlar, ne bileyim İskandinav ırkının nadir türlerinden falan görme umudum çok yoktu açıkçası, görmedim de zaten. Gerçi plaja inmedim, plaja inseydim belki bir ihtimal, ama sezon açılmamıştı ben gittiğimde. Maalesef.

Orada kaldığım süre boyunca turistlerle olan tek etkileşimim şuydu: Migros‘ta aldığı konserveden bir tane daha bedava alabilmek için çırpınan yaşlı sayılabilecek bir Rus bayanına Money Club Card‘ımı verdim, “Spasiba”mı aldığım gibi oradan uzaklaştım.

Umarım yazıdan, olgun bayanlardan hoşlandığım sonucunu çıkarmazsınız.

 

—————————

 

Sene 2010, böyle söyleyince de güzel olmadı, işte geçen sene, sabah zorlukla uyandım, saat 10′daki orkestra provasına yetişecektim, evde kahvaltı yapmak istemedim, yoldan bir şeyler alırım dedim. Yürürken bir baktım Starbucks açık, sabahları 08:30‘da açmaya başlamışlar, saat de 9 civarıydı, kahvemi alırım yolda içerim dedim. Büyük boy, sıcak, ama oldukça sıcak, sütlü filtre kahvemi alıp yola koyuldum, biraz yürüdükten sonra otobüse bindim. Kahvenin yaklaşık olarak çeyreğini içmiştim, elimde tutuyordum.

Bardaktan ilk önce hafif bir çıtırtı geldi, tepki vermedim, bir yudum daha aldım, hafif soğumuştu. Otobüs ilerlemeye devam ediyordu, bardağı sıkıca kavramıştım. Birden o Starbucks bardaklarının dışında verdikleri karton kılıf var ya ısı geçirmeyen, hah işte o gerizekalı kılıf elimde çat diye ikiye ayrıldı, bardak elimden düştü, bu esnada kapak elime takılıp havaya fırladı. Kahvenin kalan kısmının yaklaşık üçte biri bacaklarıma ve yere döküldü, allahtan sıcak değildi çok fazla. Bardak akıllıymış yalnız, yere dikey olarak düştü, şoförden peçete istedim, yere peçeteleri serdim, üzerimi de bolca peçeteyle çitiledikten sonra kapağı takıp kahve keyfime devam ettim, ama otobüsteki 4 kişiye ve şoföre çoktan rezil olmuştum bile.

Otobüsten indiğimde boş bardağı attım, dizkapaklarım ıslak bir şekilde provaya gittim ve bir daha asla o gerizekalı bardak kılıflarını kullanmadım. Hoş bir daha elimde bardakla otobüse de binmedim de, neyse.

 

Böyle.

 

Mutluluğu kelimelerde arayanlar!

Öncelikle bu bir yüzüncü yazıdır, bu yazıya kadar sonsuz desteklerini ve yorumlarını esirgemeyen küçük okuyucu kitleme teşekkür ediyorum. Meyrem, Hope, ve cAt‘ a teşekkür ötesi şeyler ediyorum, zira yazılarımın altını bugüne kadar boş bıraktıklarını nadir gördüm…

 

Evet, konuya gelelim. Bu başlık altında bir – bir buçuk ayda bir falan yazacağım, çünkü kelimeler ancak birikiyor. Bu başlığın amacı, insanların Google arama motoruna ne tarz kelimeler yazıp benim bloguma girmiş olduklarını insanlara açıklamaktır. Böyle yani. Çok uzun bir açıklama oldu, kelimeler sizi aydınlatacak. Gelelim kelimelere:

 

bişi krep pancake: Krep pancake tamam da, o bişi nasıl bişi? Onu anlamış değilim.

 

oruspu emo resimleri: Burada bulunmaz. Ama eminim, daha çok ararsan bulursun çekirge.

 

kahve tarifi: Bir bardak suya bir tatlı kaşığı nescafe, isteğe bağlı süt veya kahve kreması.

 

oruspu meyrem: Bunu okuduğum an ne kadar güldüğümü size anlatamam sanırım. Hayır, orospu kelimesini oruspu diye yazmış olabilirsin, hak veririm, kızmam falan ama Meyrem ne yahu?!

 

zuhal topalla izdivaç kleopatra nur: Bu kadının bu kadar talibi var ve hala orada oturuyor, ilginç.

 

zuhal topal fake fotoraf: Gerçeğini buldun, sahtesini mi arıyorsun? Fotoraf ne ayrıca…

 

simsıpanç: Benim evet bu benim.

 

facebook terbiyesiz şeyler: Reklamlardan bahsediyorsan, blogumu gezseydin biraz.

 

ievan polkka blog: Keşke bir blogu olsaydı Loituma‘nun değil mi?! Yok maalesef.

 

ievan polkka türkçe okunuşu: Tıkla gitsin.

 

steakhouse burger türkçe okunuşu: Valla sitikaus diyeni de gördüm, sıteykaus diyeni de gördüm. Sidik haus diyebilirsin, en uygunu o bence.

 

fayrouz türkiye dağıtıcısı: Ben değilim, ama belki olabilirim de.

 

yaramaz kediler: cAt, bu sana gelmiş olabilir.

 

zuhal topla la izdivaç nur hanım: Bununla ilgili bir sürü kelime var daha, ama amca o kadar acele etmiş ki, kadının ismini bile doğru yazamamış. Evlendirelim bunu.

 

 

Evet, çok şükür henüz insan veya hayvan çiftleşmesiyle ilgili arayanlar olmamış, herkes terbiyeli. Arada böyle paylaşacağım bu kelimeleri, hoş oluyor. Daha çok vardı da, ay sonuna gelince siliniyormuş hepsi, ben bilmiyordum, aklıma gelenleri yazdım yani. 

Esen cullen!

 

 

Benim can sıkıntılarım var… vol.3

Yarın ilk defa okula başlayan bir küçük çocuğun sevinciyle okula gitmeyeceğim. Gideceğim diyeceğimi sandığınızı biliyorum, hatta bundan eminim. Ama hayır, lise üç güzel bir sene değildir. Üniversitede bu sevinci yaşayabilirim ama. Belli olmaz.

 

‘Facebook’ umu sadece Pet Society için açık tutuyorum, ne yapsam, MySpace hesabımda PetSoc açıp Emo’larla beraber PetSoc mu oynasam?!’ şeklinde bir şeyler çiziktirmiş olabilirim, ya da ötmüşümdür, belli olmaz.

 

Bir de hilesi var Pet Society’nin, kutularla ilgili. Onu da paylaşırım yakında.

 

Sims’te hile yapmayı sevmezdim. Ya da parayı biraz yapar, eve en lüks eşyaları alırdım, para bitince işe falan gönderir, bileğinin hakkıyla kazandırırdım.

 

Bilek güreşi yapmadım, aklıma da hiç yapmak gelmedi.

 

Normal güreş de yapmadım hiç, o da pek aklıma gelen bir sporumuz değil.

 

Hele yağlı güreş, onu aklımın kenarına sürtüştürmedim bile.

 

Steakhouse Burger’ı yerken ne kadar yağlı ve kaç bin kalorili olduğunu düşünürseniz ruh hastası olursunuz. Benden söylemesi.

 

Bir küp şekerin kalorisini ancak iki saat yürüyerek eritebilirmişiz. Bugün bir arkadaşım söyledi bunu. Bir küp şekerin iki saat hatırı var yani anlayacağınız. Kahve içerken dikkat edin, kırk hatırın üzerine ekleniyor yani.

 

Son bilgilere göre bu hatır meselesi sadece Türk kahvesinde olmuyormuş artık. Çünkü ülkemizde İtalyan kahveleri ve Amerikan kahveleri de çok tüketiliyormuş. Bu yüzden sade filtre kahvenin ve espressonun otuzbeş, sütlü filtre kahvenin ve cappuccinonun otuz, cafe latte‘nin yirmibeş, sade nescafe‘nin yirmi, üçübirarada‘nın onbeş, aromalı üçübiraradanın on, ve az sütlü sıcak çikolatanın ise beş yıllık hatrı olduğu geldi kulağıma. Kafeinsiz kahvelerin ise bir yıllık hatrı var. Milkshake‘in hatrı yok, frappe türü soğuk kahvelerin de içindeki kahve oranına göre beş ila on yıl arasında değişiyor.

 

Çok saçmaladım.

 

 

Esen Cullen.

 

 

 

 

Günaydınlar!.

Günaydın sevgili okuyucular. Saat on buçuk, ve ben sanki beşte kalkmış gibi zombiyim. Çünkü gece üçe doğru yattım, ve yatana kadar da Nickelodeon izledim. Başka bir şey yoktu çünkü. Hey Arnold olsun, Rugrats olsun, Spongebob Squarepants çıkmadı o saatte, bunlar güzel çizgi filmlerimizdir. Neyse, bunları izlemek güzeldi de, şu an adeta bir yaşayan ölüyüm. Kahve lazım bana. Alıp geliyorum hemen.

 

Aldım, evet. Bizim evdeki kahve makinesi de çok ilginçtir, normalde filtre kahve makineleri kahveyi süzüp bir sürahimsi bir şeye boşaltırlar, siz de ordan bardağa koyarsınız ya. Bizde o yok işte. Zaten minicik bir şey, kahveyi direk bardağa süzüyor, siz de alıp içiyorsunuz. Pratik yani. Kırk liradan onaltı buçuk liraya düşmüştü, havada kapmıştık babamla beraber.

 

Ve lakin, bu makineye kahveyi koydun, suyu da tam fincanla ölçülü koyman gerekiyor. Tam bir fincan su koyuyorsun içine, tamam, ama bunun bir de buharlaşma payı var, oluyor sana dörtte üç bardak. Haydaa, tekrar birazcık su al başka bardakla, koy içine. Bu arada makinenin içinde su kalmadığı için sıcak suyu koyduğundan öyle bir ‘pıss’ sesi eşliğinde buharlar çıkıyor ki, kendimi Betüş ve Sadık’ın başına çorap örmeye çalışan Dudu teyze gibi hissediyorum! Ne yazık ki yaşım buna müsait değil. Cinsiyetim ise asla olmayacak.

 

Onbir buçukta göz randevum var, ve şu tahta lenslerden kurtulmama az kaldı, umarım. Bausch & Lomb’ı hiç tavsiye etmiyorum, klimalı ortama girdiğinizde bir ‘çat’ sesiyle beraber gözlerinizin bulanıklaşması ve kuruması an meselesi bile değildir çünkü.

 

Saat onikiye çeyrek var. Haydi kapatayım ben. Gelince haberleri veririm okuyucularım. Esen cullen.

 

1. sayfadasın.12