Çünkü ben gribim, vol. 2

☺ Naber okurgaç? (ÖHHÖea) Ben yine gribim de, ondan dolayı bu yazı birazcık (fırk) gürültülü olacak yine, kusura bakmayacaksın, galiba.

☺ Yeni yılda çok fazla beklentim yok açıkçası, zaten çoğunlukla yeni yıla emesende, “facede” falan girdiğimden dolayı, ne bileyim. Zaten en son dokuz yaşındayken çam ağacı süslemiş, kar spreyleriyle odamın her tarafını kimyasala bulayıp (hapşieaou) mobilyalarımın içine etmiştim, yani çok fazla bir önemi yoktur yılbaşı gecesinin, benim nazarımda.

“Benim nazarımda” lafını kullanırkenki yüz ifademi görseydiniz keşke. Süngerbob neşesinde, Patrick ifadesizliğinde, Squidward umursamazlığındaydı.

Ben hayatımda hiç hindi dolması yemedim. (Burada ooov, şaşırma, ağlama efektleri falan giriyor) Yani ne bileyim. Bizim evde yılbaşı kültürü, genellikle meze, kuruyemiş ve alkol ağırlıklıdır. Bir de ben şişko olduğum için zaten, her günkü gibi (fırk) yemeğimi yer, üzerine bir kutu dondurma falan yerim, öyle girerim yeni yıla.

☺ O değil de, Milli Piyango biletleri ço kacayip pahalı geliyor bana. Hani şu an alsam, vasiyetimde mal varlığıma falan eklerim yani, o derece. Yılbaşından önce bişey olursa falan (öhhö) maazallah; “İki evim, bir yazlık evim, çeyrek milli piyango biletim var…”

☺ Bugün Dünya Orgazm Günü. O zaman hep beraber, “Japone kollar açılır, göğüsler yana saçılır, herkesin gözü açılır, adına da derler seks!”

Ne zamandır kelime şeysini yapacağım diyorum, bir türlü yapamıyorum.

Yeni temayı beğendiğinizi ümi tediyorum.

Gidiyorum.

Dizüstü Edebiyat, ve sansürlenen yazım.

Blogmania’dan ayrılırken bir yazı yazdım, bildiğiniz gibi, bu blogun Dizüstü Edebiyat ile akıllarınca dalga geçmesinden rahatsız olduğumu, ve bu yüzden yazarlıktan çıktığımı açıkladım, ama neredeyse vatan haini ilan edilmediğim kaldı o blogda ve saçma bir şekilde üzerime hakaretler yağdırıldı, ama Dizüstü Edebiyat ailesi beni Facebook’tan hep destekledi, buradan da onlara teşekkür ediyorum, ve buyrun, yazımın piç edilmemiş, Yılmaz Morgül’lenmemiş hali işte burda:



Daha önce yazarlıktan ayrılanlar, bir görüşürüz yazısı yazdı mı, onu da bilmiyorum da gerçi, olayı dramatize etmeye gerek yok.

Aslında işin özü şu, hiç bir yerde ismim geçmiyor, ama ben de Dizüstü Edebiyat’tanım.
(Belki bu sizi şaşırtacak ama, Dizüstü Edebiyat’ta olmam, kitap çıkaracağım anlamına gelmiyor) Ve bu son yazılanlar, beni içten içe rahatsız etti, bunu gittikçe alta gömülen uzun bir yorumda dile getirmektense, buraya yazmayı tercih ettim. 

Neden rahatsız etti? Aslında, yazarların çoğuyla, hiçbir muhabbetim olmadı.
Cem Mumcu ile sadece iki defa telefonda konuştum, Ağdabandı, Mrs. Baros, PuCCa ve HBBA ile de sadece bir iki DM ve MSN konuşmasından ibaret. 

Daha çok yüklenilen insanlar, aslında bu söylediklerimin dışında kalanlar,
French Oje, TB gibi. Bunun da nedenini anlamıyorum aslında. 

Bana göre  Dizüstü Edebiyat’ın misyonu, sadece ünlü olmuş insanların kitabını çıkarmak kadar basit bir olay değil, olmamalı.
Cem Mumcu, gerçekten çok derin bir şekilde Twitter, blog ve Facebook‘larda araştırmalar yapıyor bu insanları bulmak için. Bu yüzden, kitap çıkaracak olan herkesin, ünlü, bilmemkaç bin takipçisi olmasını bekleyemeyiz. Binlerce kişi tarafından tanınması gerekmez, kitabın okunması için. Ya da kitap çıkaran kişinin yazdıklarını okumadan onu kötülemek, ya da takipçisi olmadığı için “Dizüstü Edebiyat yalakası” yaftası yapıştırılması bence, çok saçma. 

Bu görüşlerimi de özellikle burada belirtmemin bir sebebi de, bu yazıları okuyanlar kenarda benim ismimi yazar olarak görünce, bir kuşkulanıyorlar. Diye düşünüyorum.
Bu yüzden bunları burada söylemek, ve buradaki kısa süreli yazarlığıma bir son vermek istedim, çünkü gerçekten başından beri ve koşulsuz bir şekilde Dizüstü Edebiyat’ın her kitabını takip ediyorum, edeceğim de. Kişinin Twitter’da mı, blogda mı ünlü olduğu, hangi TV programına çıktığı, hangi tarz müzik dinlediği falan da beni ilgilendirmez.

İşte böyle.
Blogmania‘yı uzun süredir tanıttığı eğlenceli bloglardan dolayı takip ediyor, diğer yazıların çoğunu, başlıkları ilgimi çekmediği sürece okumuyordum, açıkçası, yazar olmadan önce. Şimdi, hepinizden müsaade alarak, o günlere geri dönüyorum. Kaçınız beni tanıyor, onu da bilmiyorum da gerçi. Esen Cullen………


Böyle. Orada zaten benim lehime yazılan yorumları yayınlamıyorlar, ve şimdi de yorum göndermeyi kapattılar. Ama ben, burda ister benim aleyhime, ister lehime yazın, hepsini yayınlayacağım. SÖZ VERİYORUM. En azından, bilin diye söyledim.

Şimdi gidip kahve içeceğim.

Ben küçükken salaktım, vol 2.

Takriben 7-8 yaşlarındayım, hadi 9 olsun. Mahallede pek popüler olan silahlı, kavgalı, polisli oyunlarımız vardı. Herkes silah getirir, olmayan da taş, tahta falan, bir şeyler bulurdu. Eğlenirdik.

Benim de bir boncuklu silahım vardı, kullanmayı çok iyi bilmezdim. Hatta bir keresinde alnıma nişan alıp ateş ettiğim de olmuştu, yanlışlıkla. Nasıl olduğunu hatırlamıyorum da gerçi. Neyse.
Sonra bu silah kayboldu, zaten birkaç kere oynayabilmiştim sadece, o zamanlar da daha bu oyunlar çok moda olmamıştı. Silahsızların arasına karıştım, elimde taşlarla sopalarla oynamaya başladım. Çok fazla kullanmazdık zaten, önemli olan görüntüydü. Dandik silahlara kendimiz ses efektleri verir, gerektiği zaman boncukları kullanmaktan çekinmezdik, sopalarla oynayanların böyle bir şansı yoktu tabii ki.
Her mahallede olduğu gibi, bizde de herkesten büyük bir çocuk vardı, benden de bir yaş büyüktü. Ben adıyla seslenirdim, herkes abi derdi ona. O da tabii bundan güç alıp, hepsine bir çeşit hükmetmeye çalışırdı, ben, olağanüstü aklım ve strateji kabiliyetim sayesinde, bu hükmetmenin her zaman dışında kalmıştım (uuu beybi).
Silahı yoktu, ama bahsettiğim hükmetme şekli sayesinde, küçüklerin birinin silahını alırdı, ağlatarak. Ben tabii sinir olurdum, ama elden ne gelir sonuçta. Bir yaş da olsa, büyük yani. Silahı alır, neşeli bir şekilde oynar, sonra da silahı sahibine fırlatır, çeker giderdi, arkasında ağlayan bir grup çocuk bırakarak…
Ben bunu niye bu şekilde anlatıyorum ki, aslında bu komik bir olaydı. Neyse.
Sonra bir gün, babam elinde kocaman bir kutuyla geldi. Banaymış. Garip sesler çıkararak kutuyu açtım, ve içinden kocaman bir taramalı tüfek çıktı. Yalnız, bayağı taşaklı bir şeydi. Askısı vardı, hem o mahalledeki herkesin ağzıyla çıkardığı ses efektleri vardı, ateş ederken ışık bile çıkarıyordu. Süperdi. Ertesi gün çocuklara atacağım havanın hayaliyle, uyudum.
Ertesi gün cumartesiydi zaten, erkenden kalktım, kahvaltı yapıp, taşşaklı silahımı alıp aşağıya indim bir koşu, bir iki kişi vardı, beş dakika sonra herkes toplandı. Herkes silahı inceliyor, bende bir havalar, zannedersin atom bombası getirmişim aşağıya.
Oyun başladı, “Sen nöbetçi olacaksın, burda bekleyeceksin, biz birilerini hapse getirdiğimizde kaçmalarını engellersin” dedi, o benden bir yaş büyük olan çocuk var ya. Tamam dedim. Bir baktım, tüfeği almış gidiyor. “Hooop nereye” dedim, “Ben savaşa gidiyorum ya, ikinci turda sana veririm tüfeği” falan dedi. O kadar anlayışlı ve o kadar zekiydim ki, okeyledim.
O gün akşama kadar kıçımı yırttım tüfeği versin diye, vermedi. Hatta birkaç gün, bana zorla o gerizekalı taş ve sopa parçalarını verdi, nöbetçiler tüfek kullanmaz diye. Anlayışlılığımdan ödün vermedim, oyun bozulmasın diye bir kaç gün sineye çektim ama, en sonunda tüfeği eve götürmek üzereyken çığlığı bastım.
“LAN NE YAPIYORSUN SEN, NE AYAKSIN, KAÇ GÜNDÜR ZATEN Bİ VERMEDİN TÜFEĞİMİ, BABAM YENİ ALDIYDI HEM ONU BANA, GERİZEKALI, NİYE VERMİYON KAÇ GÜNDÜR, VER LAN!” dedim, herkesin şaşkın bakışları arasında tüfeği kapıp, gururlu adımlarla eve ilerledim.
Ertesi gün, onu göremedim. Çocuklarla kurduk oyunu, kendi tüfeğimle oynadım falan. Sonra tam herkes dağılırken geldi. Baktım kimse onunla konuşmuyor, yanımdakine fısıldadım, “Niye konuşmuyorsunuz lan Şey’le?” dedim, “Senden sonra biz de konuşmadık, zaten hepimizi zorluyodu, istediklerini yaptırıyordu” dedi, içinde kalmış. Yazık.
Kendi aramızda birkaç gün daha oynadık, sonra geldi. Hepimizden özür dilediğini, bir daha kimseye hükmetmeye çalışmayacağını falan anlattı. Kabul ettik, iki gün sonra yine her şey aynıydı. Ama, bana daha sonra da hiç bir zaman istediğini yaptıramadı, ki bu olay bile beni öylesine sinir etmişti ki, ondan intikamımı çok güzel bir şekilde aldım, ki bunu da şurda anlatmıştım zaten.
Demem o ki, küçükken kendinizi ezdirdi… Uf, yok, bir şey bulamayacağım şimdi. Sanki her yazımın bir önermesi varmış gibi, bir de bulmaya uğraşıyorum.
Az komikli değilim.


(Bu arada, yeni temayı beğendiğinizi ümit ediyorum. Yılbaşından sonra, eski bebek mavisine döneceğim tabii ki.)

Zihnimin Hortlakları vol. 32

■ Uzun zamandır yazm… Neyse, bunu bir kenara bırakalım.

 

■ Ergenlik, ergenim falan diyorum da, kızıyorsunuz ya. Haklısınız aslında bir bakıma. Çünkü günümüzde, ergenlik çok değişmiş lan. Şimdi, kendimden 3 yaş küçük çocuğun Facebook iletilerine bakıyorum mesela, “Yeter artık öliim de hepiniz kurtulun, yeter be sokacam böyle hayata”dan, “Hayalim; Küçük bi çocuğa ‘ne kadar seviyorsun‘ dediğinde, açıp elini iki yana ‘işte bu kadar‘ derkenki o masum sevgiyi bulmaktı.” ya kadar, geniş bir Bülent Ersoy yelpazesi.
Düşünüyorum da, ben böyle değildim lan. Benden 3 yaş büyükler de değildi, onlardan 3 yaş büyükler de değildi. Ben sadece bir defa, Şakira’nın bir şarkısını status’ume yazdığımı hatırlıyorum, onun da hangi şarkısı olduğunu hatırlamıyorum işin kötüsü. Yavaşlı, duygusallı bir şeydi.
Hem ayrıca, ergenlik aşk değildir ki sadece yahu. Nedir yani. Madem aşk yazıyorsun ergensin diye, şeyinde kıl çıktığını da yaz afedersin. O da ergenlik sürecinde gelişen bir olay değil mi sonuçta.

■ Uzun zamandan sonra, Realist sağolsun istatistiklerimi yeniledi. Mutluluğu Kelimelerde Arayanlar yapacağım demek oluyor bu yani. Bir sürü yeni seksli kelime var çünkü.
■ Mesela, ben bazı smiley ifadelerinin ne anlama geldiğini bilmiyorum. Ama kullanıyorum. Mesela “:Pp” ifadesini PuCCa kullanıyordu, ne anlama geldiğini sordum. Küçük dil de görünen ifadeymiş. Güldüm tabii. Bir de ^^ var ama, onun cevabını kimse net olarak veremiyor maalesef. Biri sıkılma der, öbürü kaş kaldırma der, falan filan.
■ Şu dünyada, aynı Facebook hesabını kullanan ikizler tanıdım. Ço kacı bir durum değil mi, sizce de.
■ Ayrıca, yılbaşı için istediğim hediyeler, bir adet iPhone, bir adet siyah Wayfarer, ve bir tane Starbucks Tumblr. Hani belki ilgilenirsiniz diye söyledim. Pahalıdan ucuza doğru saydım, seksi olduğum kadar düşünceliyim de.
■ Ben Twitter’da birkaç kere “seks” yazdım, anında “No seks, haram cuy” diye reply geliyor. Neden geliyor, nasıl geliyor. Kimse bilmiyor.
■ Belki bilmiyorsunuzdur, Twitter’da artık görmekten bıkmış da olabilirsiniz fakat, benim sadece İspanyolca şarkılardan oluşan bir listem var Fizy’de. Tık.
■ Küçük Sırlar’daki en büyük sorun, Su’dan bahsedince oluyor. “Su’yun” mu desinler, “Su’nun” mu desinler, çok zor ve çok fena bir ikilem değil mi sizce de.
■ İstediğim yılbaşı hediyeleri yüzünden spam yorumlarla dolacak burası.
■ Ben küçükken “Yarası olan gocunur” lafını “Yarasa olan gocunur” anlardım. Bu da itiraf köşemiz olsun, ne yapalım.
■ İstatistiklere baktım, “seni mi kırıcam ingilizcesi” diye aramış mesela birisi. Ama harbiden, nasıldır ki acaba onun söylenişi. Ben de merak ettim şimdi.
■ Bugün hattımı Türkcell’e taşımak için Türkcell bayiine gittim, tabii hat annemin üzerine kayıtlı olduğu için “Büyü de gel” diyip yolladılar beni. Ezebilirsiniz. Ama orada ilk kez iPhone 4 ve Galaxy Tab kullandım, onlar için yaş gerekmiyordu, çok şükür ki. Ne güzel icatlar yapıyorlar lan Japonlar. Neyse. Bu da böyle bir anımdır.
■ Ben gidiyorum. Şu ergenlik meselesini iyice düşünün, gerçekten öyle çünkü. Kafam çok karıştı.
■ Öperim.

"Vay küçük orospu!"

Ehehe. Naber okurcanlar?

Şimdi, daha önce hiç yapmadığım bir olayı gerçekleştireceğim, bir gazete haberini burda paylaşacağım, çünkü çok güldüm.
Haber şu, isterseniz okuyun, ama ben şimdi özetleyeceğim bu haberi.
Türkiye’mizin gırtlağı, mikrofonu sallayarak sesine vibrato yapabilme özelliğini ilk kullanan sanatçı, ünlü işadamı İbrahim Tatlıses, bir otelde sanatını icra ederken, hayranı olan 12 yaşındaki bir kız sahneye gelmiş. Biraz sohbet etmişler falan, sonra kız giderken İbrahim Tatlıses “Bu kız benim çok büyük hayranım, Antalya’ya da geldi, Bodrum’a da” diye kızı övmüş. Kız da “Yöeaoöeoa, ben Antalya’ya gelmedim ki” demesin mi? İbrahim Tatlıses de bozulmuş, ve normal bir insanın yapması gerekeni yapmış: “Vay küçük orospu!” diye tepki göstermiş, bağırmış mikrofondan. 

Yani, sen de olsan aynı şeyi yapardın değil mi, okurcan. Ben yapardım, sonuçta. Yapmazdım değil.

Gerisi daha ilginç. İzleyen yaklaşık 800 kişi varmış, bir bölümü konseri terketmiş, öbür kısmı da “Kızdan özür dile” telkinleriyle İmparator’a çağrıda bulunmuş. Çağrıları cevapsız kalmamış, İmparator, hüngür hüngür ağlayan kızcağız ve sinirli ailesinin yanına, özür dilemeye gitmiş. Bu arada da kültür bakanı Ertuğrul Günay, otel yönetimiyle birlikte, aileyi sakinleştirmeye çalışıyormuş.

Özür dilenmiş, olay kapanmış, konser devam etmiş.

Benim anlayamadığım, nasıl devam etmiş. İnsan biraz utanır, ne bileyim. “Küçük orospu” demiş yahu. Ailesinin yerinde olsam, şöyle taşaklısından bir tazminat davası açarım, otellerinden birini alırım. Bence.

Bir de, İbrahim Tatlıses ile ilgili şöyle bir anım vardır, hiç unutmam:

Haberleri izliyordum, İmparator yeni bir tekstil fabrikası açmış, onu tanıtıyor: “Biz burda atlet, fanila ve baks üretiyoruz” dedi. Röportaj yapan adamınBaks mı? Eheaeaha. Bunu mu demek istediniz: Baksırtarzındaki gülüşlerinden sonra “Hea hea. Baksır üretiyoruz” demişti. Uzun sayılabilecek bir zaman dilimi boyunca gülmüştüm. Bu da böyle bir anımdır.

Yani, uzun lafın kısası, İmparator bile olsan, hiçbir ülkede, yüzlerce kişinin arasında, bir çocuğa, veya bir büyüğe, farketmez, küfür edemezsin. Hakkın yok.

Bu kadar.

 

 

Bayramın 2. gününü de geride bıraktık. Popomuzda yani.


■ Naber okurgaç? Ne kadar sakin bir bayram, değil mi. Öperim.

■ Ben Konya’dayım, akraba ziyaretinde. Burası düşündüğüm gibi soğuk değil. Hatta gece saten çarşaflarımın üzerinde yatarken (uuu beybi) bir miktar terledim bile. Bunu da neden anlatıyorsam.

■ Et yedim.

■ Birazdan çarşıya gideceğim mesela, içimde hep aynı umut. “Sabahçıyım şarkısını söyleyen kızları görürüz di mi lan? Görürüz lan!!!1″ diyerek lensli gözlerimi dört açıyor, etrafa bakarak yürüyorum hep çarşıda. Bakalım.

■ Siz bunu okurken ben sinemada da olabilirim mesela. New York’ta Beş Minare güzelmiş diyorlar. Testere’ye gidecektim de, ilk 6 filmi izlemedim ben (vurmayın), ondan, bişey anlamam diye vazgeçtim.

■ Bir defasında, bir beş yıl önce falan, Öğretmenler Günü müydü neydi, hocanın birine hediye alasım geldi. Ama ne vaktim, ne de zamanım vardı. Annemle konuştum, “Bir kitap alırım” dedi, aldı geldi. Tabii pakette. Gittim hocaya verdim paketi, açtı. Kitabın ne olduğunu bilmiyorum, o yüzden açarken göz ucuyla ismini okumaya çalıştım. Hoca çabamı farkettiğinde “Haa, bu güzel bi kitap di mi? Ahahah çok teşekkür ederim Sıpanç’cım, güzel seçmişsin. Hani bazı çocuklar vardır, hediyeyi annelerine alıp getirtirler!” dedi, “Ahahah çok şakacısınız” dedim, seksli güldüm. Ne demek istediğini, nasıl laf soktuğunu daha yeni yeni anlıyorum. Salaktım ben küçükken, biliyorsunuz.

■ Kuzenimle PES oynuyoruz, ama futbola dair tek bir şey bilmiyorum. Kontrolleri öğrendim, sürekli faul yapıyorum. Ço keğlenceli değil mi, sizce de. Bence öyle.

■ Şu sözlük aleminde Ekşi Sözlük’e duyduğum sempati ve İnci Sözlük’e duyduğum antipati birbiriyle yarışacak düzeyde. Hakkımda kötü şeyler yazdıkları için değil de, ne bileyim lan. Sözlük gibi gelmiyor bana hiç. Bilemedim.

■ Daha yeni 5-0 yenildim mesela PES‘te. Oluyor böyle şeyler yani. Acıktım da biraz.

■ Gidiyorum. Bi ara da kelimeleri yazacağım. Şu anda kavurma yemeliyim. Size iyi günler okurgaçlar. Hadi.

Ben de feyktim bir zamanlar, beni böyle de sevin.

Hani Perla‘ya o kadar laf ettik falan ya hep beraber, “ne ayıp bilmem ne” diye, (“Yine Perla’dan mı bahsediyor bu salak” dediğinizi duyabiliyorum gençler.) benzer bir olayı, vakti zamanında ben de yaşamıştım, şimdi size onu anlatacağım.

Vakti zamanında, nereden olduğunu hatırlamıyorum ama, bir yerde Popmundo‘nun linkini görmüştüm, o zamanlar da çocuğum, 11-12 yaşında falanım. Bilgisayar deyince oyun diyorum yani. Öncesinde oGame, Travian falan oynadığım ve bir haftada sıkıldığım için, Popmundo cazip gelmişti, çünkü Sims hastasıydım ve enteresan gelmişti. Başlayayım dedim.

Karakterimin ismini hatırlamıyorum, hatrı sayılır bir başarıya imza atamamıştım zaten. Oyunu da çok bilmiyorum ya, dedim apartmandaki arkadaşlara söyleyeyim, beraber oynayalım, beğenmezlerse de şifrelerini alır hepsini ben oynarım. Biraz anlattım oyunu, beğendiler. Benim de yardımlarımla 2 arkadaşımı da Popmundo‘ya üye yaptım. Bayağı da oynadılar, benden daha iyi falan olmuşlardı hatta sonrasında.

Ben de oyunu iyice öğrendiğimde, bir karakter daha açayım da, ikisini birden idare edeyim dedim. Isabel Bilmemne (soyadını hatırlamıyorum) diye bir karakter açtım, sonra bu önceden açtığım karakterin yanına yolladım. Tam oyuna başladığımda, bu arkadaşların birinden mesaj geldi, “Selam nasılsın, kimsin?” diye. O anda şakacı Sıpanç oldum, dedim şunlara bir oyun oynayayım. Hemen karakterin ismiyle bir MSN açtım, resmine de şu yukarıda gördüğünüz resmi koydum (‘blonde girl’ diye arayınca çıkan ilk resimlerden birisi), arkadaş benden ergen, “Güzelmişsin :) diye mesaj attı. Böyle böyle konuşmaya başladık.

Senaryom da accayip kuvvetliydi. zın gerçek ismi de Isabel, annesi Türk babası İspanyol. Antalya’da yaşıyorlar, zengin bir aile, kızın 2 kardeşi daha var. Böyle bir şeyler uydurdum, anlattım da anlattım. Bu arada arkadaşlarıma, benim de kızla samimi olduğumu, konuştuğumu falan söylüyordum. Hatta bir keresinde, tatil için Datça’ya gittiğimde, tesadüfen kızın orda olduğunu öğrendiğimi, görüştüğümü falan da söylemiş, bütün ailesinin MSN‘ini falan açmış, yalanın dolanın tavanına vurmuştum. Çok eğleniyordum.

Neredeyse bir buçuk yıl, böyle kandırdım. Daha da devam edecektim, ama bir olayla bunu sonlandırmak zorunda kaldım: MSN‘de, bir arkadaşımla mikrofonlu konuşuyordum, Isabel’in MSN‘i de açıkta öylece duruyordu. Bu arkadaşlarımdan birisi Isabel’in mikrofonlu olduğunu görüp, ona davet yollamış, ben görmemişim. Ben sohbete devam ederken birden sesi kesildi, bir baktım Isabel’deki mikrofon açık, sesim karşıya çoktan gitmiş. “SIPANÇ, SEN MİSİN?!” yazısını görünce anladım durumu, şok oldum. Panikten bilgisayarı falan kapattım, o derece.

Sonra bir süre o arkadaşlardan kaçtım, sonra cesaretimi toplayıp gittim konuştum, birisi kıza abayı yakmış lan… O kadar güzel konuşmuşum ki demek ki, aşık olmuş. Ben olduğumu öğrenince üzülmüş tabii, yazık. Tabii gönlüm el vermedi, bir yalan daha uydurdum oracıkta; “İlk başlarda ben değildim zaten, ama sonra bana çok pis bir kazık attı, yetenek öğretecekti, öğretmedi, ben de MSN’ini hackledim, nedenini sormayın diye de size söylemedim” dedim, paçayı kurtardım. Yoksa direk yalancı durumuna düşecektim, kötü olacaktı.

Sonra bir daha yapmadım böyle feyk olayları, ayıptı çünkü. O MSN‘e de hiç girmedim sonra, kaldı öyle. Kısa bir süre sonra üçümüz de Popmundo‘yu bıraktık zaten.

Bu da böyle bir anımdır. Anlaşılır olmadı pek galiba ama, siz anlamışsınızdır. Bence.

Pornoyla ilk tanışmam

Böyle söyleyince de biraz garip oldu.

Yıl takriben 2001, Sıpanç 7-8 yaşlarında. Eve bilgisayar geleli birkaç ay olmuş, yeni yeni de interneti çözmeye başlamıştım. O zamanlar evlerinde ADSL bağlantısı olanlara zengin, 3 apartman 5 araba, 2 gemicik sahibi, lüks hayatın içinde boğulan taşaklı insanlar gözüyle bakarken eğilip kasaya Dial-up bağlantı kablosunu takmaya çalışan da bendim. Çocukluğum zor geçti.

Bu arada dial-up dediğimiz bağlantı, şimdi yeni nesil bilmez, açıklayayım. Telefona bağlı bir kablonun kasaya bağlanması, ve modemden çıkan “aiieaieaiei dırırıt dırırıt eüaüeaeüea” sesiyle beraber yavaş, ama çok yavaş, bir şey indirmesi imkansız bir internete bağlanmak demektir. 145 gibi bir takım numaralarla bağlanılır(dı).

Her neyse, ben bu internetle, haftanın belirli günlerinde bir iki saat internete girerdim. O zamanlar ne işe yaradığını bilmediğim bir ICQ numaram (ki ezberlemiştim onu), Fox Kids‘in Rusça sitesinde üyeliğim (Türkçe sitesi yoktu) vardı, ayrıca sürekli Power Rangers oynayabildiğim bir siteye girerdim. İnternet benim için bundan ibaretti.

Bir gün babam panik içinde yanıma geldi. “Sıpanç! Naptın oğlum sen bu internete, orospumankenler.com diye bir site açılıyor!!!1″ dedi. Virüs girmiş. Tabii ben de panikledim, çünkü sekiz yaşındayım. Sekiz yaşındaysanız ve iyi bir aile terbiyesi aldıysanız, bu tür siteler ilk etapta hoşunuza gitmeyebiliyor. Neyse, babamın güvenini sarsmamak için “Tamam, hallederim bunu ben şimdi” diye bilgisayarın başına oturdum ve yarım saat boyunca Power Rangers oynadım. Kapattığımda site artık açılmıyordu.

Ama, ertesi gün sorun daha da büyüdü. Bilgisayarı artık her açtığımda, modemden gelen garip sesler daha da değişiyor, ve site birkaç tane daha benzeriyle, çeşitli pipi büyütücü reklamlarla, videolar, hikayelerle beraber açılıyordu artık. O dönemde zaten çok popüler olan dial-up virüsü kendini mutasyona uğratmış, zavallı Sıpanç Mavisi kasalı, Celeron işlemcili ilk bilgisayarımdan nefret etmemi sağlamıştı. Ağlamıştım…

Birkaç gün sonra telefon faturası geldi. O dönemde, takdir edersiniz ki 150 lira, ciddi bir paraydı, ve babam ev telefonunu kapattı. Onun yokluğunu fazla hissetmesem de, internetin ve Power Rangers‘ın yokluğu epey sarsmıştı beni. Bir kez daha ağladım.

Zaten cep telefonu kullanıyordum, okuldaki hocama “Hocam, artık evden ararsanız ulaşamazsınız, cepten arayın” dediğimde (Gerçekten de arardı) “Ouv ye Sıpanç, cebin mi var, çok havalısın” diye dalga geçmişti benimle. “Hocam yae, çıplak kadınlar çıktı bilgisayarımda, babam telefonu kapattı” şeklinde saçmasapan bir anlatımdan sonra kadın olayı çaktı, ben yerime oturdum.

Babam bilgisayarı formatlattı, birkaç ay sonra da üst kattaki meslektaşı ve aynı zamanda komşusu olan beyefendinin ADSL aboneliğinin ücretini paylaşmak üzere, modemden bir kablo sarkıtarak Sıpanç Mavisi kasamın kıçına takıverdiler. Huzurla Power Rangers oyunuma devam ettim…

İşte, porno sitelerle ilk tanışmam böyle olmuştu. Sonu gelmedi tabii. Diyormuşum mesela.

Bu da böyle bir anımdır.

5. sayfadasın.« İlk3456710Son »