Barselona’da kurşun döktürmek

6 Ocak 2015

Captura de pantalla 2014-11-12 a la(s) 8.05.49

Naber? 🙁

Öncelikle umarım herkes 2015’e girebilmiştir, zira ben zar zor kafamı uzatabildim, 2014 son haftasında bana çok güzel kazıklar attı çocuklar, o yüzden şu anda bu yazıyı yazabildiğim için bile kendimi şanslı sayıyorum 🙁

2014’ü 2015’e bağlayan hafta (böyle bir tabir var mı bilmiyorum şimdi uydurdum) sınıf arkadaşımla bir İspanya gezisi yapalım dedik, zira Avrupa’nın önemli yerlerini görmüş ve genel olarak Nurella surat ifadesiyle ayrılmış bir insan olarak İspanya’yı daha detaylı görmek gidip Eyfel kulesini 58482743’üncü defa çeken insan olmaktan, veya ne bileyim Amsterdam’a gidip “am” harflerinin önünde fotoğraf çektirmekten daha mantıklı geldi.

Son dakikada verdiğimiz bir karar olduğu için uçak bileti tabii ki bulamadık, blablacar ile de otobüs aynı fiyata geliyordu, otobüse binelim dedik, terminale gittik, güya sonraki geceye bilet alıp Madrid’e gideceğiz.

İnternetten kontrol ettik bilet vardı. Gece olduğu için gişeler kapalı, bir tane makine var millet önünde sıra bekliyor, ordan alıyorsun bileti. Bekledik bekledik, adamın biri tüm sülalesine tek tek bilet aldı, sonra gelen makineyi anlamadı, yarım saati geçti. Neyse sonunda vardık bilet makinesine, bir baktık bilet kalmamış 🙂 En yakın sonraki sabaha bilet var, tamam alalım dedik, internetten baktığımızda bayağı dolu görünüyordu. Tamam alalım hadi dedik, o saçmasapan makine bu sefer boş koltuk göstermemeye başladı, ama baya güzel küfür ettik.

Uzun uğraşlar sonunda bileti aldık, eve döndük, hemen küçük bir çanta hazırladım yattım aşağı. Ertesi sabah bindik otobüse, daha sonra nereye gideceğimizi bile hesap etmeden Madrid’e vardık.

Fakat o sinirle “Yeter söz milletindir” diyip çat diye bileti aldığımız için önemli bir detayı unutmuşuz arkadaşlar, o gün Noel gecesiydi… 8 saatlik otobüs yolculuğunun ardından akşamüstü Madrid’in Puerta del Sol’üne vardık ama her yer kapalı, kapanmayanlar da kapanmak üzere. Biraz dolaştık, telefonun son kalan şarjıyla bir hostel bulup zar zor yerleştik. Uykumun arasında “EVDE SICACIK YATAK” diye bağırdığımı hatırlıyorum…

Ertesi sabah erkenden yollara düştük, Madrid’in neredeyse bütün merkezini yürüdük, her yer kapalı tabii, manzara gezdik gördük, benim telefonumun şarjı 1 saat dayandığı için pek fotoğraf çekemedim ama sonuçta gördüm yani… Akşam hostele geri döndük, ertesi sabah zar zor uyanıp tekrar çıktık yola.

Dükkanlar çok şükür açılmıştı, biz de yeni bir yolculuk için bilet bakıyorduk, öğleye kadar dolandık bilet bakındık, bu arada ben nereden geldiğini bilmediğim saçmasapan bir alerji kaptım 🙁 Kollarım kızardı ve hatır hatır kaşınmaya başladım, hiçbir şeye de alerjim yoktur domuz gibi yemek yerim bilen bilir, neden bilmiyorum, kızarıklar yeni yeni geçiyor daha, hala kaşınıyor.

O gece için hiçbir yer bulamayınca bir sonraki gün sabaha karşı için Bilbao bileti aldık, o gün de Toledo’ya gidip, bir gün orada kalıp, akşamüstü Madrid’e dönüp sonra da Bilbao’ya gidecektik.

Toledo’ya gider gitmez suratımda 3 nurella gücünde “bu ne” ifadesi oldu, zira şehrin merkezini öyle bir gizlemişler ki, otobüs terminalinden indiğinde hayalet şehir gibi bir yerle karşılaşıyorsun, şehir merkezini arayıp bulman gerekiyor, ben şahsen McDonalds levhasını gördüğümde “oha la burda hayat varmış” şeklinde tepki vermiştim.

54409c27f630991b64e92047

Toledo tam bir turist şehri, bence orda yaşayan çok büyük paralar kırmıyorsa orda yaşamamalı ne bileyim, öyle ki sonraki güne aldığımız bileti değiştirip gece Madrid’e geri döndük, artık “Evde sıcacık yatak” diye bağırışlarım dakikada bire çıkmıştı.

Madrid’in geri kalanını da gezdikten sonra McDonalds’ta sabahlayıp telefonlarımızı şarj ettik, sabaha karşı terminale gidip Bilbao otobüsüne bindik.

Bu arada anlatmayı unuttum, artık hanginizin nazarı değdiyse Misfit Flash’im durduk yere kafayı yiyip bir gün boyunca düzgün çalışmadı, bolca yürüdüğüm için birazcık üzüldüm açıkçası.

Bilbao küçük ama güzel bir şehir, Bask bölgesi olduğu için İspanyolca’nın yanısıra Bask dili de konuşuluyor ve çok garip bir dil, ben ki Katalanca’ya uyuz olan bir insandım, gelince Katalanca falan konuşmaya çalıştım o derece. Japonca mı dersin, Sırpça mı dersin, öyle bir şey ama kesinlikle civar dillerin hiçbirisine benzemiyor.

 

Barselona’ya dönmek için tam 24 saatimiz vardı, yorgunluk paçalarımızdan akıyordu ve gezmek için önümüzde koca bir şehir vardı. Önümüzdeki haritadan bir iki yer seçtik, giderken onlara baktık ve gidip bir hostelden birer yatak ayırttık.

Eşyaları koyduktan sonra şehrin ana merkezine gitmek için hostelden çıktık, yürüye yürüye şehir merkezine ulaştık, bu arada yağmur tükürmeye başladı, bir kafeye sığınıp beklemeye başladık, o esnada Bilbao’lu olan arkadaşım “Şemsiyeni 24 saat yanında taşımayı unutma!” diye mesaj atmıştı…

Bez ayakkabılarım ve suya dayanıklılıktan zerre nasibini almamış kıyafetlerimle en yakın metro durağına kendimi attım, bir süre de orada bekledik, arkadaşım birkaç yer daha görmek istiyordu ama yağmur iyice hızlanmıştı, “EVDE SICACIK YATAK, İSTEMEZSEN HOSTEL DE RAHAT” diyerek onu ikna ettim, hostele vardık. Odada halıfleksin üzerine, bakın dikkatinizi çekerim halıfleks, telefonumu düşürdüm, ve ertesi gün eve gelene kadar telefonum çalışmadı 🙂

Alerjilerim hala kaşınmaya devam ediyordu, ertesi sabah yine hafif yağmurda otogara yürüdük, evde sıcacık yatak için otobüse bindik.

Eve geldim, biraz telefonumu şarj edip tekrar dışarı çıktım, Belçika’dan bir arkadaşım gelmişti, birlikte yemek yedik. Döndüm, artık yeter diyip sıcacık yatağa uzandım, bilgisayarı açtım, Popcorn Time’ı açtım, bekliyorum bekliyorum açılmıyor. Allah allah hadi hayırlısı dedim, restart’a bastım, bilgisayar bir daha hiç açılmamak üzere kapandı 🙂

Hayırdır ya ne oluyor demeye kalmadan iPhone şarjım bozuldu, o gece kapıları iyice kilitleyip yattım.

Yeni yıla iki gün kala Apple Store’a gittim, hard diski yakmışım 🙂 Yeni harddisk takılması gerekiyormuş, onun için de gereken paranın yanısıra anasının evlilik cüzdanını da istediler, o sebepten Apple Store’da yaptıramadım, anlayacağınız yeni yıla harddisk arayarak girdim.

Dün sonunda baya da iyi bir SSD aldım, bir de tornavida alıp kendi kendime bilgisayarı açtım, harddiski monte edip sistemi yeniden yükledim, şimdi de oturdum bunu yazıyorum olaylar çok soğumadan.

Yeni yıla güzel girdim ama, arkadaşlarım geldi. O yüzden bu uğursuzlukları 2014’te bıraktığıma inanıyorum, lütfen öyle olsun…

Nihayetinde evde sıcacık yataktayım, ama bayağı zor bir hafta geçirdim, özetle böyleydi. Üzerimde nasıl bir lanet var, kim beddua okudu, kim gözünü şeyaptı bilmiyorum ama Barselona’da kurşun döktürebileceğim birini bile aramayı düşündüm açıkçası 🙁

Sonuçta 2014’ü tüm uğursuzluklarıyla geride bıraktığımı umuyorum sevgili harddisk severler. Siz naptınız? 2014 son haftanızda sizi de üzdü mü? Herkes hakettiği gibi mi yaşadı?

Hayat bazı anlarda bizi deniyor 🙁

Misfit Flash / Detaylı İnceleme

16 Aralık 2014

Sınavlardan dolayı bloga yazamad… Neyse bu kısmı geçiyorum :’)

Uzun zamandır bir aktivite bilekliği alasım vardı çocuklar, zira gavurların da söylediği gibi, every step counts. Jawbone UP’ın ilk modelinden beri ağzımdan salyalar aka aka izlediğim aktivite bilekliği teknolojisi, Fitbit ve Jawbone‘un diğer modelleriyle devam etti, Misfit Shine ile bambaşka bir boyuta ulaştı, Misfit Flash ile piyango bana da çıktı.

İlk önce bu teknolojiden pek bir haberi olmayanlar için kısaca bir özet geçeyim.

Aktivite bilekliği nedir?

Son yılların yükselen trendi olan giyilebilir teknolojinin en gözde ürünleri, şu anda her marka “akıllı saat” veya “aktivite bilekliği” veya her ikisinin bir birleşimi olacak pahalı ürünler yaparak pazara sunuyor ve bir şekilde alıcısını buluyor. Bu cihazlar Bluetooth ile akıllı telefonlarımızla senkronize oluyor ve bu şekilde bilgileri bize gösteriyor, zira küçük, hafif ve kendi başlarına çok fazla bir şey ifade etmeyen cihazlar çoğunlukla.

İçindeki janjanlı isimli sensörler sayesinde hareketleri, adımları, sizin girdiğiniz kişisel bilgilerinize göre de gidilen mesafeyi ve yakılan kalorileri hesaplıyor, günden güne gösteriyor, isterseniz bir hedef belirliyorsunuz ve ona ulaşmaya çalışıyorsunuz, bütün gün kıçımızı devirip yatmaktan kurtarmak için motive ediyorlar yani.

Ayrıca, bileğimize taktığımız bu güzide cihazlar bize uyku kalitemiz hakkında bilgi de veriyorlar. Yine aynı sensörler sayesinde ne kadar hareket ettiğimizi inceleyerek derin uyku ve hafif uyku evrelerimizi saptayarak sabahları daha dinç uyanmamızı sağlayabiliyorlar, ayrıca uykumuzu da bir grafik halinde önümüze serebiliyorlar, bu sayede kaliteli bir uyku mu çekiyorsunuz, evde sıcacık yatağınızdan memnun musunuz görebiliyorsunuz ve mesela saat 9’a alarm kurdunuz ama 8.45’te hafif uyku evresine geçtiniz, bunu farkederek sizi hafif uykudayken uyandırıyor ve küfretmeden uyanmanızı sağlayabiliyorlar.

Genel olarak akıllı saat ve aktivite bilekliklerinin ortak özellikleri bu, şimdi biraz daha daraltarak aktivite bileklikleri, ve Misfit markası üzerine yoğunlaşmak istiyorum.

Bir Indiegogo projesi olarak başlayan Misfit’in şu anda iki modeli var, Shine ve bu yazımda konuk ettiğim gönlümün efendisi Flash. Tasarımıyla kısa sürede büyük ilgi toplayan Shine’dan sonra, geçtiğimiz aylarda ikinci bir model olarak Flash satışa sunuldu. Yazıda bileklik olarak bahsedeceğim ama aslında iki cihaz da bozuk para boyutunda, ister bileklik kayışıyla ister cebinize atıp kullanabiliyorsunuz, ama tabii ki en rahatı bileğinizde kullanmak. İlk olarak bu iki modelin diğer fitness tracker’lardan farklarını kısaca özetleyeyim.

  • Misfit bilekliklerinin iki modelinde de ekran bulunmuyor, cihazın üzerindeki 12 adet LED ışık sayesinde saati ve gün içindeki ilerlemenizi görüyorsunuz. Ekran olmaması cihazın hem dayanıklılığını artırmış zira biliyorsunuz ekran hassas biri, hem de pil ömründen tasarruf sağlamış. Zaten telefonlarımızda bolca ekran var bence.
  • Pil demişken, bence büyük bir avantaj olarak, cihazımız bataryayla değil, saat piliyle çalışıyor. Bu sayede haftada bir şarj etmek zorunda kalmıyoruz, aylarca kolumuzdan çıkarmadan kullanabiliyoruz. Ayrıca telefonlarımızdan bildiğimiz batarya eskimesi durumu da ortadan kalkıyor, pil seviyesini telefonumuzdan takip edip bittiğinde atıp yenisiyle (10 lira falandır herhalde) değiştiriyoruz, 6 aya kadar kafamız rahat ediyor, evladiyelik bir cihaz yani…
  • Ayrıca Shine modeli 50, Flash modeli ise 30 metreye kadar su geçirmiyor, duş alırken, el yüz yıkarken hassas olmamıza gerek yok, hatta yüzebiliyoruz bile, çünkü biliyorsunuz yüzmek bir numaralı kalori yakıcısı ve bunu gözardı etmek çok günah.
  • Yanında bir adet bileklik kayışı, bir adet klips ile geliyor iki model de, dolayısıyla ister saat olarak kullanın, ister pantol cebinize kıstırın, ister ne bileyim spor salonundaki ter kokusundan bıktıysanız burnunuza mandallayın, kullanım alanı sınırsız ve her şekilde görevini yerine getiriyor, hatta sitesinde özel tasarım bir kolye şeyi bile mevcut.

Shine hakkında Berrak’ın şöyle bir incelemesi var, ben Flash’ı almadan önce bayağı bir fikir danışmıştım kendisine, siz de arada kaldıysanız bir bakın bence, ayrıca çok güzel tarifleri var 🙁

Peki Shine ile Flash’ın farkları ne?

Bazıları için küçük fakat insanlık için büyük olabilecek farklar haricinde, kullanım ve özellikler bakımından Shine ve Flash tamamen aynı diyebiliriz, şimdi o küçük farklılıklara şöyle bir göz atalım:

shine (mavi olan), flash (siyah olan)

  • Tasarım: Shine’ın Apple’ı andıran alüminyumdan yapılmış tasarımı yerine Flash’ta plastik bir tasarım görüyoruz, bunun birçok sebebi olsa da en başta fiyat olarak alternatif bir ürün yaratma amacıyla bu materyal değişikliğinin yapılmış olması oldukça mantıklı, plastik gözünüzü korkutmasın, piyasadaki Samsung telefonların çoğundan daha kaliteli bir dokusu var yine de 😉
  • Ekran (!): Yukarıda cihazda ekran olmadığını söylemiştim ama bu ışıklı arayüze başka isim bulamadım. Shine’da cihaza hafifçe iki defa dokunmamız gerekirken Flash’ta bu biraz değişik, esasında Flash kendi başına kocaman bir buton. Yani dokunmatik değil basmatik, bu özelliği Shine’a karşı bir avantaj olarak görenler olmuş ancak ben Shine kullanmadığım için yorum yapamayacağım, kolunuza bastırmak çok pratik diyemem.
  • Su geçirmezlik: Shine’daki 50 metrelik su geçirmezlik özelliği Flash’ta malzemeden dolayı 30 metreye düşmüş, pratikte çok büyük fark değil her gün dalış yapmıyorsanız eğer.
  • Fiyat *çığlıklar, alkışlar*: Shine’ın 100 dolarlık fiyatına karşı “yeter söz milletindir” şeklinde bir atakmışçasına Flash’in fiyatı 50 dolar. Türkiye’ye daha gelmediği için Türkiye fiyatını bilemeyeceğim ancak Misfit’in sitesi her yere kargoyla gönderiyor, ben İspanya’ya sipariş ettim 25 dolar kargo ücreti de eklendi, ama Black Friday indirimiyle kargo bedavaya geldi :’)

Misfit App

Yukarıda da bahsettiğimiz gibi, Misfit’in 2 cihazı için de kullanılabilen bir iPhone ve Android uygulaması var, App Store veya Google Play’den ücretsiz edinilebiliyor, henüz geliştirme aşamasında, arayüz daha iyi olabilir fakat iş görüyor tabii ki.

Şunu da söylemeden geçmeyelim, neredeyse bütün aktivite ölçerler Bluetooth 4.0 teknolojisini kullanıyor, haliyle akıllı telefonunuzun buna uygun olması gerekiyor. Apple tarafında iPhone 4s, 5, 5c, 5s, 6 ve 6Plus, iPod Touch 5. nesil, iPad 3, 4, Air, Air2, Mini, Mini2 ve Mini3 ile uyumlu, diğer modellerle kullanabilmek maalesef mümkün değil. Android tarafını bilemeyeceğim ama Samsung Galaxy S3, Note 2 ve sonrasındaki modellerde bir sorun çıkmaz diye düşünüyorum, siz yine de alırken kontrol edin.

Misfit uygulamasını ilk açtığınızda bluetooth’u açmanızı rica ediyor, cihazınızı eşleştiriyor ve Facebook ile kolaylıkla doldurabileceğiniz bir profil oluşturuyorsunuz, böylece uygulama sosyal olarak da bir misyon edinmiş oluyor.

Uygulamanın sosyal kısmı bu şekilde. (Berrak henüz cihazını senkronize etmemiş 😛 )

Eve vardığınızda, veya yürümediğiniz bir anda, telefonunuzdan Bluetooth’u aktif ediyorsunuz, uygulamayı açtığınızda Misfit’teki hareket verileri telefona otomatik olarak gidiyor. Misfit kalori sisteminden çok puan sistemini kullanıyor, bunu bir oyun haline getiriyor zira puan sistemi, kaloriden daha faydalı, yaktığınız kalori giydiğiniz ayakkabıdan yürüdüğünüz zeminin eğimine kadar değişkenlik gösterir ama hareket ettiğinizde kazandığınız puan sabittir 🙂

Belirlediğim 1000 puan, ve bugünümün özeti.

Yine yazının başında kısaca bahsettiğim gibi, misfit’in puan sistemine göre kendinize bir puan hedefi belirleyip her gün ona ulaşmaya çalışıyorsunuz, ben ortalamanın yaklaşık iki katı olan 1000 puan belirlediğim için açıkçası her gün bu skora ulaşmam biraz zor oluyor, ama imkansız değil 🙂

Şu ana kadarki en yüksek rekorum :')

Şu ana kadarki en yüksek rekorum :’)

Misfit’in en güzel yanlarından biri de, daha önce incelemesini yaptığım MyFitnessPal uygulaması ile entegre oluşu. Bu sayede yaktığınız kalorileri orada da görüp bir nebze daha içiniz rahat yemek yiyebiliyorsunuz 🙂

Misfit Flash, uyku monitörü özelliğiyle de ön plana çıkıyor, bileğinize takıp uyuduğunuzda ne zaman derin uyumuşsunuz, ne zaman hafif uykudasınız algılayabiliyor, bunları da otomatik olarak telefonunuza gönderiyor. Uykunuz için de bir hedef koyabiliyorsunuz tabii ki ama bu puana etki etmiyor 🙂

IMG_9229.PNG

Peki hiç mi kötü yanı yok bu Misfit’in?

Var, sonuçta bu aleti alıp sayfalarca yazı yazıp övmem için kimse bana para vermedi 🙁

Efendim, cihazla birlikte gelen bileklik kayışı oldukça dandik, öyle ki ilk aldığımda bileğime takmakta bile zorlandım. Bileklikte bir de şöyle bir durum var, bileğe göre ayarladığınız kısım haliyle esnek plastikten, ama cihazı yerleştirdiğiniz bölüm sert plastik. Yani Shine’daki gibi cihazı “taktığımız” bır kısım yok, sadece alttan yerleştiriyoruz, cihaz kolumuzla plastik arasında boşlukta kalıyor, bu sebepten de saate bakmak için bastığınızda yerinden oynuyor, ama yerine hemen geri yerleşiyor. Hoşuma gitmeyen tek şey bu oldu açıkçası, belki de alışmak gerekiyordur.

Sonuçta Misfit Flash, rakiplerinin yaptığı işi yarı fiyatına yapan, kardeşi Shine kadar şık değil, daha sportif görünen bir cihaz. 1 haftalık kullanımım sonucunda gayet memnun olduğumu söyleyebilirim.

Umarım sonuna kadar okumuşsunuzdur 🙂 Yine de aklınızda bir şey varsa, ne bileyim bir yorumdur bir öneridir, aşağıda yorum olarak belirtin, yorum kısmını yine yeniledim çok güzel oldu 🙂

Hadi hayırlı sporlar!

IMG_9222.JPG

Apaçi müziğinden hallice: Electrolatino

28 Kasım 2014

BDGGbgPCIAAaIk8.jpg-large

Biz kendi pop müziğimize laf ededuralım, dünyanın geri kalanı da tabii ki boş durmuyor ve kendi müzik türlerini yaratmaya devam ediyor sevgili müzikseverler…

Electrolatino, esasen birçok müzik türünün saçma bir şekilde birleşmesinden doğan bir melez tür. İçinde mambo, salsa, zumba gibi latin merkezli müzik elementlerinin yanında techno, tabii ki pop ve dance gibi yüksek enerjili türler, bir yandan da rap, hip-hop ve reggaeton gibi bambaşka türler barındırıyor, anlayacağınız biraz ortaya karışık bir müzik türü.

Darz olarak çıstak çıstak kıpraşık bir ritmin üzerine piyanoyla mambo ritmi veya synth ile club ritmi, üzerine de autotune efektli bir vokal ve bir rapper temeli üzerine, çoğu zaman çok da başka bir şey eklenmeden şarkılar çıkarılıyor, üstte o kadar karmaşık yazdığıma bakmayın yani, aslında oldukça kolay, siz de evde yapabilirsiniz.

Buram buram Güney Amerika koksa da İspanya’da da bu türü icra eden ve dinleyen sayısı oldukça fazla, hatta diskolarda özel electrolatino ve reggaeton geceleri yapılıyor.

Sözleri genel olarak imkansız aşk, ilan-ı aşk ve depişme temalı olduğundan, electrolatino’nun ciddiyetsiz, nezaketsiz, post-sürrealist, otobiyografik ve mutlu bir müzik türü olduğu rahatlıkla söylenebilir… (glkfsdjsglfsl)

Bu otobiyografik türün başlıca isimleri İspanyol apaçisi Juan Magan, esasen reggaeton’cu ama eski reggaeton’culardan olduğu için türe etkisi büyük olan Daddy Yankee, ve “ben rapçiyim yaa kımonnn puçohenzap indiyeea” triplerine girmesine karşın Latin kanını bizlerden saklayamayan Pitbull diyebiliriz, geri kalanlar ya clublarda 15 dakikalık şöhret kazanmak için electrolatino işine giren şarkıcılar, ya da 1 single’da parlayıp sönen talihsizler, haliyle bu müzik türünün çok fazla büyük ismi yok diyebiliriz.

Şimdi biraz dinlemeye ne dersiniz? Ben biraz dinlemek derim. İlk şarkıyı da haftanın şarkısı seçiyorum çünki klibi bu hafta çıktı.

 

Bonus: Amerikan latin müziğinin giderli kraliçesi Shakira da zamanında bu işlere ufaktan bulaşmak istemişti ama tepki çekmemek için tekno kısmından biraz fedakarlık etmek zorunda kaldı…

 

Ne diyorsunuz? Tamam çok kolay yapılan bir müzik, sözler anlamsız şarkıcılar çoğunlukla yeteneksiz ve autotune eseri, ama allah kahretsin ki şarkılar eğlenceli 🙁

Umarım beğenmişsinizdir, sizin de bu tarz hoşunuza giden şarkılar varsa, ya da ne bileyim “bu ne biçim müzik türü aq bunu dinleyeceğime arabesk rap dinlerim” tarzı yorumlarınız varsa aşağıdan yazabilirsiniz, çünkü biliyorsunuz bunlar hep kültür alışverişi ve hayat aslında koskoca bir bad trip.

Öptüm.

 

(ps. Dün saçmasapan bir nedenden ötürü bilgisayarım bozuldu, onunla ilgili “Apple’a gidip nasıl çıldırılmaz” tarzı bir yazı hazırlıyorum, bir de kendime fitness bilekliği sipariş ettim, çok yakında yeni #gurlerdiyeti yazıları geliyor, stay tuned 🙂 )