İspanya’nın kutsal elması

8 Eylül 2015

Vördpirensteki bir sorundan dolayı uzun zamandır yazı yazamıyordum (gerçekten vördpirens yüzünden, iki tane reklam şeyini bile kaçırdım), bugüne kısmetmiş.

Bugün twitter’da da bangır bangır bağırdığımdan da anlayacağınız gibi Barselona’da ilk günümdü, dil okulu ayarladım ve bir aylığına buradayım. Gelgelelim bileti alıp seyahati kesinleştirdiğim andan itibaren yükselen euro, 3 liraya kadar çıkıp sonra insaf edip olduğu yerde saymaya başlayınca yolculuğun karanlık tarafları da kendisini göstermeye başladı.

Abartıyorum tabi karanlık falan bi yanı yok ama kötü tabii.

Uçağım sabah saat on buçukta olduğu için erkenden havaalanına gittim, Pegasus’un eleştirdiğim tek yanı olan ortak kontuar şeylerinin orada bekleyip yıllar gibi gelen yaklaşık yarım saatte çekinimi yaptım, duty free’yi geçtim, uçak da sağolsun rötar yapmadı, iyi kötü vardım Barselona’ya.

Elimde kalacağım dairenin adresi, bir de dairenin anahtarlarını almak için önceden gideceğim yerin adresi var, gideyim de bi information desk vardır oraya sorarım diyordum, bir gittim hiç kimse yok. Güvenlik görevlileri İngilizce “a lidul” biliyor, yer tarif etmeyi niyeyse pek tercih etmiyorlar, yaklaşık 5 kişi falan “taksiye bin git” dedi. Taksiye zaten İstanbul’da yeterince para savurduğum için tercih etmedim.

Aerobus denilen İspanyol Havataş’larıyla belli bir yere kadar geldikten sonra yürümeye başladım. Yürüdüğüm yer Gran Via de les Corts Catalanes, Barselona’nın en uzun caddesi. Bizdeki gibi sokaklara isim vermek yerine bloklara numara koymayı tercih etmişler.

İndiğim meydanda adamın birinin iyi İngilizce’sine güvenerek adresi sordum, cadde boyu şu tarafa doğru yürü dedi. Nitekim yanlış yön olduğunu yaklaşık yarım saat yürüdükten sonra farketmiştim…

Ondan sonra ya boşver ingilizceyi diyip önüme gelen herkese tarzanca ispanyolcam ile sordum adresi, blokları takip ederek bir yarım saat daha yürüdüm. 300 küsürlü bloklardan 600’lülere gelmiştim. Benim aradığım otel de 629’uncu bloktaydı. Yürüdüm, 628’i görünce şöyle bir kahraman edasıyla gözümü hemen yanındaki bloğa çevirdim, 630 yazısıyla göz göze geldim…

629 yoktu… Çaresizce etrafa bakındım, caddenin karşısına baktım, bir otel var ama benim aradığım otel değil. Yüreğimin götürdüğü yere giderek caddeden aşağı bir sokağa saptım.

Boş boş yürüyorum ama, bir yandan da binalara bakıyorum blok numarası var mı diye, gran via’nın üzerinde olmadığım için numara yok, daha çok gitmemin anlamı yok diyip caddeye geri dönerken kocaman bir elmayla göz göze geldim!

Hayatımda ilk defa bir Apple Store’a bu kadar yakındım, bavulumu sürükleyerek içeri girdim, iPhone 5C lerin yanından sıvışıp iPad’lere doğru gittim. Mağaza oldukça sade tasarlanmıştı, duvarlar bomboş, masalarla her yer aynı renk gibiydi. Deneme masalarında gördüğüm ilk iPad Mini’yi kaptım ve haritaları açtım, otelin adresini yazıp aradım.

Tahmin ettiğim gibi caddeye tekrar çıkmam gerekiyordu, telefonumla ekranın fotoğrafını çektim, bıraktığım iPad Mini Retina’ya “Seninle daha görüşeceğiz” bakışı fırlatıp çıktım dükkandan. İlk Apple Store ziyaretim pek beklediğim gibi olmamıştı ama 2 saatlik bu uzun yürüyüşüm o çok sövdüğümüz Apple’ın haritaları sayesinde son bulacaktı.

620’leri geçtikten sonra 603’ün hemen yanında 629’u gördüm, ne alaka gerçekten bilmiyorum. Hafif hafif ya sabır çekerek girdim otele, dairemin anahtarını aldım çıktım. Kalacağım daire de 250’li numaralardaydı, yani yürümek istiyorsam en az bir 2 saati daha göze alacaktım. Alamadım, metroya binmek için istasyondan aşağı indim.

Bir metro yapmışlar evlere şenlik, istediğim metro hattına ulaşabilmek için üç kere yanlışlıkla başka çıkışlardan dışarı çıktım. Sonunda vardım bindim metroya, Espanya istasyonunda indim. Burası büyük bir meydan, turistlerin ilgisini çekiyor diye yüksek asansörlü bir yer yapmışlar, 1 euro veriyosun çıkartıyorlar, tüm şehri yukarıdan görüyorsun. Bavulum olduğu için ne fotoğraf çekebildim ne bir şey yapabildim bu post da böyle yavan olacak azıcık ama daha buradayım, ilerleyen yazılarda telafi ederim ^.^

Neyse ne diyordum, meydandan caddenin gittiği yerden devam etmek gerekiyor, ben yine de bir adres sorayım dedim ve gidip bir kebapçı buldum. Türkçe konuşan birisi var mı diye sordum ama yoktu, amaan dedim çıktım geri. Yine yirmi dakikalık bir yürüyüşten sonra kalacağım daireye vardım, ama bayağı da yorulmuşum. Sabah altıda kalkmıştım, ki ondan önceki günüm de zaten Türk Hava Yolları’nın rezaleti sayesinde cehenneme dönmüştü, hemen yattım uyudum, ona rağmen ertesi sabah yine zar zor kalktım. O rezaleti de sonra anlatacağım tabii, geçmek olmaz.

Barselona’daki ilk günüm böyle geçti, şehir çok güzel, ulaşım anladığım kadarıyla kolay, kalabalık da İstanbul’a alışana hiçbir şey. Bakalım kahramanımızın buradaki 1 aylık yaşam savaşı nasıl geçecek….

Demem o ki, tek başına bilmediğin yerlere gelmek etmek zor, ama güzel. Seyahatim 1 aylık da olsa döndüğümde tabii ki “ya abi Barselona’da hiç böyle şeyler yok, yani insan alışıyo tabii” muhabbeti yapıp çevremdekileri bıktıracağım, çünkü görgüsüzlük bunu gerektirir.

Onlar düşünsün!

You Might Also Like

No Comments

Bir Cevap Yazın