Sigara öldürür, dolmuş süründürür.

Geçen hafta, zor ve yorucu geçen bir deneme sınavından çıkıp, beni eve atacak ilk dolmuşu beklemeye başladım. Zaten dolmuşların çoğu evin yakınından geçtiği için, ilk gelen sarı tabelalıya bindim, parayı uzattım, üstünü aldım, boş olan ikili koltukların birinin koridor tarafındakine oturup, kaykılarak cam kenarına geçtim. Neden bu kadar ayrıntılı anlattığımı anlayacaksınız az sonra.

Oturdum, kulaklığı taktım müzik dinlemeye başladım, sonra bir baktım param eksik. Gittim eksik kısmını da aldım, tekrar koridor tarafındaki koltuğa oturdum, yana doğru kaykılırken kendimi bir ÇATIRT sesiyle, kıçım yerde, kafam öndeki koltukla adeta bütünleşmiş bir şekilde, sol bacağım da yerden hala yandaki koltuğa uzanıyor halde buldum! Zaten o çatırt sesi de dizimden gelmiş, ve acayip acıyor!

Koltuk kırıkmış evet, doğru bildiniz, bravo!

Sessizce kalktım, sağlam koltuğa oturdum, bacağım inanılmaz acıyor, içimden küfrediyorum, dışımdan küfredecek gücüm yok, küfürlü tweetler atıyorum… Her zaman indiğim yere geldim, sürünerek indim dolmuştan. İndiğim yer bir hastaneye çok yakındı, topallaya topallaya oraya giderken o anki en acımasız gerçekle burun buruna geldim!

O gün Pazar’dı, ve özel hastane olduğu için hiçbir polikliniği açık değildi! Acil bölümüne gitmeden önce babama telefon ettim, babam geldi, beni arabayla aldı ve eve geldik, buz ve bacağıma sardığım bilumum havlumsu tekstil ürünüyle çok keyifli bir gece geçirdim!

Ertesi gün doktora gittik, o günden beri bacağım sargılı, dokular yırtılmış, kan toplanmış, iki ünite kan çıktı, hala üzerine basamıyorum, sol bacağım hala sağ bacağımın iki katı kalınlıkta, pantolona sığamaz oldum.

Diyeceksiniz ki plakayı almadın mı salak, e aldım da, kim suçlu? Onun vardiyasına denk geldiği için şoför mü, koltuğu kıran mı, koltuğun kırık olduğunu farkedip de söylemeyen yolcular mı (ki bu ben de oluyorum bir bakıma), yoksa koltuğun kırık olduğunu farkedip de tamir ettirmeyen dolmuş firması mı?

Ve benim bir ay sonra sınavım var, bunları dava etmekle uğraşacak kadar vaktim var mı? VE NEDEN BEN?!

Yani anlayacağınız, görünmez kazanın en babasını yaşadım, milletin futbol oynayarak, ne bileyim birbirlerini kovalayarak, spor yaparak hasarladığı bacağını oturduğum yerden sakatladım. ALLAHLARINDAN BULSUNLAR İNŞALLAH!

 

—————————————–0—————————————–

 

Bu arada yıllardır bakmadığım PageRank değerim 2 olmuş, ben de bunu kutlamak için yıllardır yazmadığım Mutluluğu Kelimelerde Arayanlar serisinden ufak bir demet sunayım dedim size. Buyrunuz, bakalım son zamanlarda Google’dan en çok ne aranarak bloguma gelinmiş;

 

-çilekli milkshake okunuşu

-sadece ğayiler çıpılak resimileri (hö?)

-dünyanın en büyük taşşağı (ney?!)

-yaşlı insanların pornası

-justin bieberla ilgili güzel sözler (castin biberim, vur kadehlere hadi içelim. ehe öhö)

-justin bieber bob hikayeleri

-mozambikde nerde kalınır,

-Bloğuma Hoşgeldin Yazısı

-tekstilde calışan fahişe kızlar ( :( )

-SEX H (gerisini yazamadan boşalmış)


(Bu seri gittikçe çirkinleşiyor, gerçekten korkmuyor değilim, neyse efendim, esen cullen.)

Kumkuat ve Ekşi Sözlük

Bünyem mi zayıf arkadaş, ben yine gribim.

Gribe zencefil birebir geliyor bu arada, suya atıp kaynatıp için, ıhlamura falan karıştırın. İnsan sesi çıkarabiliyor olmamı zencefile borçluyum denilebilir.

Bugün, aynı benim gibi grip olan bir arkadaşımla karşılaştım, “Aaa grip misin, çok ayıp zencefil almadın mı, hemen gidip alalım” diye kolundan tutup Migros’a sürükledim kızcağızı. Manav reyonuna girdik, zencefilleri poşete koyarken şimdiye kadar görmediğim, ilginç ama güzel görünüşlü bir bitkiyle burun buruna geldim.

Zeytin büyüklüğünde, belki birazcık daha büyük, dışı portakal renginde ve dokusunda, pütürcüklü pütürcüklü sevimli meyvecikler. Bilmemkaçyüz gramlık edecek şekilde şeffaf plastik kaplara konularak satılıyor, 3 lira. “Kumkuat”mış ismi, üzerinde öyle yazıyor.

Görüntüsü çok hoşuma gitmişti ama, tadı güzel midir, nasıl yenir, ne işe yarar bir fikrimin olmadığı bu bitki hakkında geniş çaplı bilgi sahibi olmak için medarı iftiharımız, kutsal bilgi kaynağımız Ekşi Sözlük‘ün uygulamasına girdim telefondan, kumkuat yazıp aradım. İlk çıkan entry kısa da olsa bitki hakkında bilgi veriyor, sonraki birkaç entry’yi okumadan geçiyorsunuz, yavaş yavaş olaya girmeye başlıyorsunuz;

“En sevdiğim yazar, çok severim, eşi bulunmaz bir kişilik, canım dostum, can arkadaşım, entrylerine bayıldığım yazar…”

“Ne oluyoruz yahu?” dedim kendi kendime, telefonu cebime koydum, paketi incelemeye başladım. Yoksa bu şeffaf paketteki turuncu zeytinlerle ne alakası vardı Ekşi Sözlük yazarının? Meyveyi ilk bu yazar bulduğu için mi onun adını vermişlerdi?

Sonra meyveyi yerine bıraktım, yanımda bu cevapsız sorularla eve döndüm.

Bu da böyle bir anımdır.

 

(edit akbayram: İşbu yazıdaki kişi ve kuruluşlar tamamen hayal ürünüdür, Ekşi’yi kötülemeye dair hiçbir anlam ve ifade taşımamaktadır, yazar Ekşi Sözlük’ü çok sevmektedir, yalnızca bu ve bu gibi yazar isimlerinin kelimenin esas anlamıyla aynı başlık altında bulunmasına anlam veremediği için bu yazıyı yazmıştır, hatta gün aşırı ‘acaba yeni bir şey yazılmış mı’ diye de simsponge başlığına bakmakta, yazıdan uzun bir açıklama yapmaya zorunlu hissettiği için de kendinden nefret etmektedir…)

2012 bize girmesin de.

2011 benim hayatımda bir çok şey değiştirdi, okul hayatım, dolayısıyla sosyal hayatım birdenbire değişti. Bu değişimin meyvelerini toplayabilmek yeni yıldan tek dileğim. Biraz da para (dşlfsdf).

Geçen sene yazdığım uzuuuuun wishlist’e bir baktım da, aman tengrim dedim, neler istemişim. Macbook‘lar bir yandan iPhone‘lar öbür yandan, Sony kameralar bir yandan, triplex boğaz manzaralı evler… Böyle Alis Harikalar Diyarında tarzında bir wishlist yazmışım. Bu sene öyle yapmayacağım ki seneye de bu yazıya gülüp bunu da silmeyeyim eheh.

Bu arada önceki yazımda spora başladığımı yazmıştım, yeni yıla 2 kilo eksik girecek olmanın dayanılmaz hafifliğini yaşıyorum, ayrıca bu yılbaşında çekirdek ve cips yemeyerek de zirveye ulaşacağımı düşünüyorum. Tavsiye ederim, eğer yeni yıla alnınız açık bir şekilde (mecazen değil, fiziksel olarak) girmek istiyorsanız. Ha istemiyorsanız o sivilceleri bana doğru doğrultmayın!

Ha bu arada, ben hiçbir yeni yıla kırmızı donla girmedim. İşe yarıyor mu, kırmızı donla giren donanıyor mu, fikrim yok.

Denize donla girmek bile, yeni yıla kırmızı donla girmekten daha mantıklı bence.

Yeni yılınız sağlıklı, mutlu, fit, hatta kaslı, başarılı, paralı, bir de gerçekten donatıyorsa kırmızı donlu olsun!

Üçgen olmuş gidiyorsun, bana veda ediyorsun…

Geçen hafta, hem biraz forma gireyim, hem kendimi iyi hissedeyim, hem de merdiven çıkarken kalbim sıkışmasın diye, bir spor salonuna kaydoldum. Ömrümde spor namına yaptığım tek şey maus hareket ettirmek olduğu için, ne getireceğim, ne yapacağım, ne kadar sürecek, ne kadar yorulacağım, hiçbir fikrim yok.

Kaydoluşumun ertesi günü, bulabildiğim bütün sporsal eşyalarımı bir çantaya doldurdum, spor salonuna gittim. Salona galoşla giriyor, soyunma odasında yanında getirdiğin yedek ayakkabıyı giyip spora öyle başlıyormuşsun. Neyse, bilgi dağarcığımı bu ve bunun gibi bir takım gereksiz bilgilerle donatarak soyunma odasına geçtim.

Ömrü hayatı boyunca sadece 1 yıl, o da 5. sınıftayken beden eğitimi dersine giren bir insan için, soyunma odası psikolojisini öyle hemen anlamak mümkün değildi tabii…

Durumu şöyle özetleyeyim;

Soyunma odasında, 1 adet aynanın karşısında yeni çıkmaya başlayan pazularını inceleyen ergen, 1 adet daltaşak bir biçimde odada dolaşarak, işveli bir şekilde telefonla konuşan, arada bir ayağını öne doğru uzatarak dinlenen orta yaşlı amca, 1 adet uzun saçlı, kaslı ve dövmeli adam, 1 adet yandan bakınca görünmeyen zayıflıkta ergen (en sinir olduğum da bu), 1 adet göbekli ve esprili yaşlı amca

Ve elinde mavi çantası, bir yandan olaya adapte olmaya çalışıp bir yandan dolabını arayan ben!

Her şeye rağmen dolabıma ulaşıp eşyalarımı yerleştirdim, eşofmanlarımı da başarıyla giydikten sonra salona geçtim. Ölçülerim alındı, tartıya çıktım (bu konulara fazla girmek istemiyorum), ve antrenörün talimatıyla gördüğüm ilk koşu bandına atladım!

25 dakika süren bir hızlı tempo yürüyüş-koşuşun sonunda hafiften başım dönerek koşu bandından indim. Suratımdan oluk oluk akan terleri silerken, pedallı, bi de elinle ileri geri yapıyorsun hani, öyle bir şey, bisiklet gibi ama değil gibi, işte ona çıkıp 10 dakika da onda ter döktüm. Her şey iyi gidiyordu, “Ohoo ben buna her gün gelirim ki, götüm göbeğim kalmaz valla” şeklinde güle oynaya koştum, yetmedi bir de üzerine mekik çektim, “Artık yeter ben kaçayım” demeye kalmadan kendimi ağırlıklı bir takım demir yığınlarının arasında buldum!

“Yaea ben zayıflamak için gelmiştim, yani kas falan ehehe zaten nasıl çıkacak kas bu vücuttan, gözünüzü seveyim ben koşu bandına geri dönüyorum” demeye kalmadan şu an tarif edemeyeceğim, bir takım göğüs ve omuz güçlendiren ağırlık sistemleriyle tanıştım, tanışmaz olaydım. Yıllar yılı keman çalarken yapmaktan korktuğum hareketler yüzünden kollarım bile yağ bağlamıştı ve hareketlerin yarısında artık ağırlıkları kolumla değil göbeğimle kaldırıyordum.

Göğüs geliştiren egzersiz olayında da (bunu yazmazsam içim rahat etmez) antrenörün söylediğinden 5 eksik yapmıştım, ama sonraki gün 5 fazla yaparak vicdanımı temizledim, günahlarımdan arındım. Salondaki ilk günüm ayaklarla ağırlık kaldırma egzersiziyle sona erdi.

Ben ki Mersin Üniversitesi‘nin dik yokuşlarını Ağustos sıcağında bir damla ter dökmeden çıkmış bir insanım, sıksan 2 kova dolduracak ıslaklıktaki tişörtümle soyunma odasına gittim, yaklaşık yarım saat hiçbir şey yapmadan oturdum. Neden sonra aklımı birazcık toparlayabildim, duşa girdim, bu kısımları çok net hatırlamıyor olsam da, üstümü giyindim, sürünerek eve gittim!

İkinci ve üçüncü gün her yerim ağrıyarak, ama ağırlıkları daha çabuk kaldırarak geçti, araya haftasonu girdi, haftasonunda enerjimi toplayıp dün nihayet bütün egzersizleri sorunsuzca bitirdim! BİR DAHAKİ İMZA GÜNÜNE İKİ BOYUTLU, ADONİSTEN İBARET BİR İNSAN OLARAK GELECEĞİM!!!!1

Ayrıca soyunma odası psikolojisinde de ilerleme kaydettim, artık odada soyunurken birbirine “panpa” diye seslenen ve İnci Sözlük başlıklarıyla muhabbet eden 2 avukatın konuşmalarını duymuyordum bile!

Şunu da söylemeden geçemeyeceğim, zayıf olan ve buna rağmen “İki kas yapayım da kızlar sahilde bana sulansın” mantalitesiyle gelen ergenlerden nefret ediyorum. Ben sağlık için, iki adım yürüyünce kalbim sıkışmasın diye canımı çıkarıyorum, onlar geliyorlar efendim, alıyorlar ağırlıkları, bok var sanki, aynanın karşısına geçip kendilerine değişik bakışlar atıp, göz kırparak tarif edemeyeceğim seslerle tonlarca ağırlık kaldırıyorlar. Neden? HAVA ATMAK İÇİN. HAVA.

Pislikler.

Bir PuCCa macerası.

Tam bir hafta önce İstanbul’a gelmiş, tüm günümü İstiklal Caddesi‘nde geçirmiş, yorgun argın Gaziosmanpaşa’ya, teyzemin evine doğru yola koyulmuştum, ne yapacağım, nasıl gideceğim hiçbir fikrim yoktu, ben de çareyi Yetenek Sizsiniz izleyerek uyumakta buldum.

İmza gününün olacağı ertesi sabah Sercan‘ı aradım, “Ben nerdeyim, nasıl gideceğim, hiçbir fikrim yok” falan derken eniştem bana kabaca yolu tarif etti, Edirnekapı otobüsüne atladım. Fakat İstanbul’da Taksim‘den başka yer bilmeyen yabani Sıpanç‘ın Edirnekapı’yı bulması da zor oldu tabii.

Edirnekapı’dan TÜYAP servislerinin kalkacağı Avcılar’a doğru giden ilk metrobüse bindim. Uzun ve acılı bir yolculuktan sonra durakta indim, bu arada telefonuma “ÇABUK, SIPANÇ ÇABUK SERVİS KALKÇAK BAK, ÇABUK OL AĞAĞA” tarzında mesajlar yağıyor. Metrodan iner inmez yüreğimin götürdüğü yere doğru son sürat koşmaya başladım, ama nasıl nefes nefeseyim, sonunda TÜYAP otobüsünü, ve arkasındaki uzun kuyruğu bulabildim. “TÜYAP’ta iki lira, burda beşyüz” diye bağıran su satıcılarının pazarlama stratejisine hayran kalarak bir şişe su aldım, kuyrukta ilerlerken biletim olmadığını farkettim, tabii yabani olduğum için Akbil’im de yoktu, Hilal‘in yardımıyla o sorunu da hallettikten sonra sakin sakin yerime oturdum, gidene kadar yarı uyur vaziyetteydim.

Uzuuun bir yolculuktan sonra Beylikdüzü’ne vardık, Gülşah‘la otobüste iki adım arayla oturmamıza rağmen ancak o anda görüşebildik sarıldık, ama nasıl tatlı, NASIL UZUN BİR İNSAN. Binaya girdik, insan kalabalığının arasından zorlukla Salon 10′a vardık, ama kalabalık inanılmazdı! Gülşah’ın uzun boyu sayesinde kalabalığın içinden Aras‘ı farkettik, peşine takıldığımız gibi Okuyan Us standına gidip eşyalarımızı bıraktık, saat ikiyi çeyrek geçiyordu ve Okuyan Us standında PuCCa kitabı kalmamıştı! İnsan kalabalığını yararak başka bir standdan aldım, döndüğümde salon 10′da hala bir hareket yoktu, saat neredeyse iki buçuktu, Okuyan Us standının arkasına montumu ve atkımı bıraktım, tam salona gitmek için arkamı döndüğümde bir çift parıldayan mavi gözle karşı karşıya geldim!

Ufak çapta bir şaşırma yaşadım, “Seleeen nağber!!” diye koştum yanına, “Sıpanç, iyi ki geldin!” dedi, “Ya iyi ki geldim valla 2 senedir geleceğim diyordum ancak kısmet oldu, ayrıca iyi ki standa geldim ahaha, yoksa başka türlü mümkün değil göremezdim seni, salon resmen kaynıyor” dedim, hemen ceketini standa bıraktı, Ceri‘yle koşar adım salona gittiler, 5 saniye sonra insan kulağını zorlayacak desibelde çığlıklar başladı!

Salona gittiğimde birbirini iten, sürekli dalgalanan bir insan yığını, bir taraftan “Ayağa kalk! Ayağa kalk!” diye tezahürat yapıyor, bir yandan da Pukka‘ya ulaşmak için birbirini yiyordu. O sırada ayakta durmaktan yavaş yavaş yorulmaya başlamış, orada “Bu ne imzası” diye soran bir adama “PuCCa isminde çok önemli bir Fransız ekonomi ve siyaset yazarı, kitabında Türkiye’nin sosyoekonomik konumu, dünya üzerindeki yeri ve ekonomik öneminden bahsediyor” şeklinde desteksiz sallayarak kendime eğlence yaratmıştım. Fakat çoğunluğu bağıran kızlardan oluşan sıra, sırayı geçtim, düzgün bir yığın bile olamayan bu kalabalık ne güvenlik, ne de orada bulunan Zodyaklı, Niyans ve Kutup Zencisi tarafından zaptedilemedi, derken bir anons geldi, imza iptal edildi!

Herkes ne olduğunu anlamaya çalışırken PuCCa ortadan kayboldu, gerek yayınevine, gerek TÜYAP‘a gelen küfürlerden başım ağrıdı, standa geri döndüm, ve French Oje, TB ikilisini beklemeye başladım. Karışıklık yatışsın diye beklerken French Oje ve TB standa geldi, bir kargaşa da orada koptu ama stand dolayısıyla sıra daha usturupluydu tabii. Sohbetimizi ettik, fotoğrafımızı çektirdik o arada, gayet rahattı. Zaten çok tatlılar, herkesle teker teker minik birer Erkek Dedikodusu yapıp öyle verdiler imzaları, korktuğumdan sakin ve keyifliydi yani.

Derken 10. salondan tekrar sesler gelmeye başladı, hızlı hızlı döndüm gittim tekrar, baktım sıra düzenlenmiş, imza tekrar başlamış. Sırada birlikte beklediğimiz, hiçbir imzayı kaçırmayan Yağmur ve Beyza ikilisini aradım, sırada olmadıklarını, yerlerini sarışın ve gözlüklü bir kıza bıraktıklarını söylediler. Oradaki yaklaşık 1000 kızın içinden sarışın ve gözlüklü bir kız arıyordum resmen! Sercan ve Ceren’le birlikte sarışın kız araya araya sıranın ortasına kadar geldik, ama resmen “SARIŞIN KIZ, NERDESİN GÜLÜM, GÖZÜNÜ SEVEYİM BİR EL SALLA” falan diye bağırıyoruz, sırada bekleyenlerin de eğlencesi olduk iki dakikada, hatta 2 kızın “ayy çok tatlı yaa”larına maruz kalıp onlarla fotoğraf bile çekildim iki dakikada!

Sarışın kız arayışımız başarısızlıkla sonuçlanınca Sercan, Ceren, Beyza ve Yağmur‘la birlikte Niyans ve Zodyaklı‘nın yanına gittik, bu arada saat 5 olmuştu ve en az 100 kişi daha sıra bekliyordu! PuCCa‘nın hemen arkasında olduğumuz için bütün fotoğraflara değişik yüz ifadeleriyle fon olduk, bir kızın “Ayy ismi Selen’miş valla, Selen olduğunu ben rüyamda görmüştüm zaten ayy süperim!!” tarzında geyiklerini, 13 yaşındaki bir kızın “Ayh yeter ya bağırıp duruyorsunuz ERGENLER! :S” diye bağırıp gidişini, sıra için iki kızın saç saça baş başa kavga edişini izledik…

PuCCa son imzayı attığında saat altı buçuğu geçiyordu, ve net bir adet pilot kalem bitirmişti! Artık herkes gidince biz gittik yanına, Sercan 5 tane kitap imzalattı, ben 2 adet kitap, bir de ayraç imzalattım, “Artık gitmem gerekiyor, çok çişim var!” dedi, birer fotoğraf çekildik, giderken “2 yıl sonra görüşürüz artık” dedim şaka yollu, “Yok canım ne iki senesi gelirsin artık” dedi, “Dua edin de üniversite kazanayım burda, yoksa 2 sene bile olmayabilir artık beşinci kitabına gelirim” dedim, vedalaştık ve hızlı hızlı yürüyerek kapıdan çıktı.

Saat yediye geliyordu, beş saattir ayaktaydım, artık kara sular ayaklarımdan göbek deliğime kadar çıkmıştı, yorgunluktan bayılmak üzereydim, standa gittim, eşyalarımı aldım, herkesle vedalaşıp “İyi ki geldin”leri toplayarak binadan ayrıldım.

İşin özü, yorucu ama dolu bir gün olmuştu, bir günde internet aleminde tanışmak istediğim herkesle tanışma fırsatı buldum, imzalarımı aldım, Cem Mumcu‘yla tanıştım, Fayntenks‘e sayfasındaki “Saatleri geri alın” videosuna sesli güldüğümü itiraf ettim, İstiklal Akarsu‘yla muhabbet ettim, Niyans ve Delinin1i tarafından taaa Mersin’lerden gelmem sebebiyle “Yılın azimkarı” ilan edildim…

Zaten yaklaşık 5 gün “Off bak geçen gün şu saatlerde sırada bekliyordum, off bak tam şu dakikada TÜYAP’a varmıştım, bak geçen hafta şu saatte Selen’i gördüm” falan diye milletin kafasını şişirdim, artık bir tek, sonraki imza gününü beklemek kaldı.

Yalnız bir dahaki imza gününün tam tarihini net üç ay öncesinden istiyorum! Her işimi sona bırakma alışkanlığım yüzünden uçak bileti biraz girdi tabii, ama İstanbul’da geçirdiğim 3 gün, hakikaten fiziksel olarak bayağı yorgunluk getirse de, tam istediğim gibi geçen 3 gün oldu. O yüzden bu yazıyı okuyan herkes, evrıbadi, şimdi avuçlarımız yukarı bakacak şekilde dua etmeye başlıyoruz; “SIPANÇ İSTANBUL’DA ÜNİVERSİTE KAZANSIN, ALLAM LÜTFEN DİNİMİZ AMİN…”

 

edit akbayram: İmza gününde çektiğim fotoğrafların hepiciğine de şuradan bakabilirsiniz.

“İçerden beğen”

“İçerden beğen” dedi ergen,
“+100 like olsun <3″
Kalp koymuştu bir de,
Kalbini koymuştu ortaya, beğenilsin diye.
Yapayalnızdı belki de.

“İçerden beğen <3 “ dedi ergen,
Belli ki ilgi bekliyordu,
Takdir bekliyordu belki de,
Mutlu göründüğü için,
o profil resminde.

“Bağlantıyı değil fotoyu beğen <3″ diye bağırdı ergen,
Otuz iki diş güldüğü fotografının üstünden
Mutluydu yanında belki bir nargile, belki bir şişe Efes,
Veya belki de çekerken sigarasından
artistik bir nefes,
beğenileri hakeden.

Üşenmedi, bıkmadı ergen.
Birden buldu kendini
“Ergen kardeşim fotomu beğenir misin? <3″
diye tüm listesine mesajlar gönderirken.
Kalpler yağdırırken.

“içerden beğen <3″ diye hala çırpınıyordu ergen,
Beğeni sayısının ne ise yarayacağını bile bilmeden,
Listesindeki onlarca kişinin
anasayfasına sıçtığını
hiç düşünmeden…

 

“Dahi anlamındaki Steve Jobs’lar erken ayrılır.”

İnternetle haşır neşir olduğum özellikle şu 2 senedir, sabah uyandığımda ilk önce bir süre, gözlerim fal taşı gibi açık, uykumun açılmasını bekler, sonra yataktan kalkar, çalışma masamdan telefonumu alır, yatağıma geri dönüp herhangi bir mesaj veya önemli bir şey var mı diye kontrol ederim.

Bu sabah da öyle oldu, kalktım, telefonu aldım ve interneti açtım. İnterneti açar açmaz ardı ardına birkaç tane bildirim geldi. Şaşkınlıkla Facebook‘u açtım, bir sürü mesaj, alakalı alakasız kişilerden. Birini okudum hemen, “Panpa steve jobs için dua okuyalım hadi.” Ne olduğunu anlayamadan bir diğerini okudum: “Steve Jobs için iPhone’umu bir dakikalığına kapatıyorum…”

Hala bilincim yarı kapalı, bir yandan da olayı anlamak istemediğim için Ekşi Sözlük‘e girdim, sayfaları hızlı hızlı okudum, Instagram‘deki onlarca paylaşımı gördüm… Evet, artık inkar etmeye gerek yoktu. Gerçeği kimse görmek istemese de, saklanabildiği kadar bizden saklansa da bugünün er ya da geç geleceğini biliyorduk, istifa dilekçesinde de zaten bir anlamda buna zemin hazırlanmıştı.

Teknoloji dünyasında bir devir kapandı, bizi 3 kere tuşa basarak 1 harf yazma eziyetinden, Stylus’tan, minicik ekranlı minicik tuşlu Blackberry’lerden kurtaran, iPhone ile akıllı telefonu, iPad ile tablet bilgisayarı ve daha nice teknolojik cihazı baştan yaratan ve insanların en sevdiği oyuncağı haline getiren şirketin vizyonu ve hayata bakışıyla tüm camiayı etkileyen lideri Steve Jobs, pankreas kanseri yüzünden yaşamını yitirdi.

Kanser yüzünden her gün binlerce insan yaşamını yitiriyor, artık tek dileğimiz, tıp alanında da bir Steve Jobs’ın yetişip, bu amansız hastalığa artık bir çözüm bulunabilmesi.

Ölümünün ardından tüm dünyada halk sokağa döküldü, Apple Store‘lar çiçeklerle, yazılarla doldu, Türkiye’de Apple Store olmadığından ben de bilimum teknoloji marketlerinin Apple bölümlerine ufak notlar bıraktım ve fotoğraflarını çektim. İşte o notlar, tıklayarak büyütebilirsiniz:

Hayata bakışı, hayal gücü, yaratıcılığıyla ben dahil bir çok teknoloji meraklısının kahramanı olmuş Steve Jobs‘ın bu ani olmayan fakat erken ölümüyne başlayan günüm tabii ki çok parlak geçmedi, eve döndüğümde ilk işim bilgisayara geçip haberleri okumaya devam etmek oldu. Fakat bu sırada bana hala sürekli gelen mesajlara mı cevap vereyim, üzülmeye kaldığım yerden devam mı edeyim, hiç “Su testisi” görmediğime mi sevineyim, “Kapitalist, zengin, kefenin cebi yok ahah, iDead, AppStore’dan Yasin indirelim” şeklindeki çirkin esprilere mi sinirleneyim derken The Simpsons’ın bu sezon bitme ihtimalinin olduğunu öğrenmemle iyice yıkıldım zaten. 2011 gerçekten kimse için iyi bir yıl olmadı galiba, umarım daha büyük kayıplar olmadan sağ salim atlatırız.

Eğer Steve Jobs hakkında bir satır bir şeyler yazmak isterseniz, buradan gönderebilirsiniz. Detaylı açıklama linkte var, yazacağımız satırlar toplanıp Apple’a gönderilecek Steve Jobs’ın anısına, ben de yazdım tabii.

Bir başka etkinlik de 14 Ekim Steve Jobs Day, linke tıklayarak detaylı bilgiye ulaşabilirsiniz.

Son olarak, Steve Jobs‘a teknoloji dünyasına kazandırdığı ve kazandıracağı tüm her şey için teşekkür ederim. O öldü ama başta Apple olmak üzere bütün teknoloji şirketleri onun izinden gitmeye ve onun sınırsız hayalgücünden ilham almaya devam edecekler.

“Mezarlıktaki en zengin adam olmak umurumda değil, benim için akşam yatarken ne şahane işler yaptım diyebilmek önemli…”

Huzur içinde yat Steve Jobs…

 

(başlığı şuradan aldım ama kötü bi niyetim yoktu valla billa)

 

Justin Bieber ile ateşli dakikalar #2: COŞTU LAN BUNLAR!

(Yazının birincisini okumadıysan seni şöyle alayım.)

Uzuuun bir süre önce yazdığım yazıyı hatırlarsınız. Hatırlamadıysanız da yukarıdan tıklayıp okuyabilirsiniz. Birkaç ergen kızın Justin Bieber ile ilgili ilkokul fen dersi düzeyini geçemeyecek seviyede fantezilerini yazdığı bir sayfadan bahsetmiştim, ve lakin sayfanın son halini gördüğümde verdiğim tepki aynen şu oldu: ANAM COŞTU LAN BUNLAR!

Arkadaşlar, gerçekten durumumuz iyiye gitmiyor. Yazdığım önceki yazıda hikayeler “Durdum ve birden hızlanıp çıkardım üstündekileri ve sonra mercimeği fırına verdik hatta biraz fazla azgınca vermştik artık mercimekler patlıcak duruma geldi ve ikimizde çekildikk…” şeklindeyken aradan geçen süre, sayfanın dirilmesine, sayfaya yeni yöneticiler ve üyeler alınması vesilesiyle hikayeleri şu duruma getirmiş (Yazıya ekleyemiyorum malum google aramalarından gelenler zaten yeterince pornografik, ama linke tıkladığınıza durumu fazlasıyla anlayacaksınız)

Yazıyı okuduysanız, ülkemiz gençlerinin porno hikaye ihtiyacını Facebook üzerinden karşıladığını anlamışsınızdır (öyle bir ihtiyaç var mı onu da bilmiyorum da gerçi). İşin garibi, bu sayfalar kapatılmıyor. Alan memnun satan memnun, herkes mutlu herkes şen. Ben bunu anlamadım gerçekten, içinde seks geçen blog yazımı bile Facebook’ta paylaşamadığım günler oldu, bu sayfalar kapanmıyor, demek ki kimse şikayet de etmiyor. Diyeceksiniz ki sadece yazı yazmışlar.

HAYIR.

“Arkadaşlar galiba justinin çıplak resmini buldum xdxd” tarzında bir durum paylaşımından sonra gayet de çıplak bir fotoğrafın bu sayfaya konulduğunu ve altına “oha büyükmüş .d .d” tarzında yorumlar yapıldığını yine birisinin aldığı kısmen sansürlü bir screenshot’ta görmüştüm. Hatice Bieber’lar hakkındaki yorumlarımı zaten biliyorsunuzdur.

Velhasılı kelam, Facebook bir sosyal paylaşım ve arkadaşlık sitesinden öte bir site haline gelmişti, video paylaşımları, oyunlarla falan bunu zaten anlamıştık ama, bu ve bu gibi yüzlerce sayfa gerçekten Facebook’un Türkiye’de internetin merkezi haline geldiğini ortaya koyuyor.

Hepimize hayırlı olsun. Ve yine, yeniden;

Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime! :(

 


1. sayfadasın.1234510Son »
Site Haritası